| ÖNSÖZ |
|
|
|
|
ÖNSÖZ Cana düşünmeyi öğreten, gönül mumunu can nuriyle parlatıp aydınlatan Tanrı adıyla. İki âlem de onun ihsaniyle aydınlandı; Âdem’in toprağı, onun nuriyle gülbahçesi kesildi. Tanrı, öyle bir kudret sahibidir ki bir bakışta “Kâf” ile “Nun” dan iki cihanı da meydana getiriverdi. Kudretinin kafı kaleme nefes bağışlar bağışlamaz yokluk levhinde binlerce suret izhar etti. (5)İki âlem de o nefesten meydana geldi. Âdem’in ruhu da o nefesten kendini gösterdi. Bu akıl, bu iyiyi kötüyü ayırt ediş, insanda zuhur etti de insan, bu suretle her şeyin aslını bildi, anladı. Kendini muayyen bir şahıs halinde görünce “Ben neyim ki” diye bir düşünceye daldı… Cüzi âlemden külli âleme vardı, oradan da tekrar bu dünyaya dönüp geldi. Dünyayı âdeta itibari bir şey gördü…sanki tek varlık, bütün sayılara yayılmıştı… sanki tek varlık, bütün sayıları meydana getirmişti. (10) Halk âlemi de o bir nefesten var oldu, Emir âlemi de… çünkü aslına giden o nefes yok mu… gelen de oydu işte. Fakat burada hakikatte ne gelmek var, ne gitmek… iyice bir baksan görürsün ki gelmek, gitmekten ayrı bir şey değil. Her şey, gerisin geriye aslına döndü de görünmeyen şeyler de bir şeyden ibaret oldu, görünen şeyler de. Ne yücedir o Tanrı ki evveline evvel yoktur. Bir nefeste iki cihanın önünü de izhar eder, sonunu da. Halk ve emir âlemi , o makamda birleşti, bir, çoğaldı… çok da azalıp bir oldu. (15) Bu ayrı görüş, senin vehminden meydana gelen bir şey. Hakikatteyse pek hızlı dönüp duran tek bir noktadan başka bir şey yok. Ortada başladığı yerden sona, yani yine oraya kadar dönüp duran tek bir noktadan meydana gelme tek bir hat var… varlık bundan ibaret. Bütün âlem halkı da görünüşte var olan o iradeyle dönmekte. Bu yolda peygamberler, kervan başlarına benzer. Kervanların kılavuzları onlar. İçlerinde kervan başlarının başı, bu kafilenin reisi de Efendimizdir. O, bu işte hem ön, hem son. Ahad, Ahmed’in miminde göründü…bu dönüşte evvel, nihayetin ta kendisi oldu. (20) Bu yolun sonu onunla tamamlandı. “Halkı Tanrı’ya çağırmaktayım” ayeti ona indi. Onun gönüller açıcı durağı, “Cem’ül Cem” makamıdır. Canlara canlar katan güzel yüzü, bu topluluğun mumudur. O, ileridedir, bütün gönüller onun ardında. Canların elleri, onun eteğine sarılmıştır. Bu yolda seyreden velilerin ileri gidenleri de duraklarından bir nişane verirler, geri kalanları da. Makam ve derecelerini anlayınca bilenle bilinen hakkında söz söylemişler, (25) Birisi birlik denizine dalıp “Enelhak” demiş, öbürü yakınlıktan, uzaklıktan, geminin gidişinden, yürüyüşünden bahsetmiştir. Birisi zahir bilgisini elde etmiş, deniz kıyısının kuruluğunu anlatmış; Öbürü denizdeki inciyi ele geçirmiş, kınanmalara amacolmuş, bir diğeri inciyi bırakmış, sedeften bahse koyulmuştur. Biri cüzden, külden söz açmış, bir kadim ve hadisten söze girişmiş; Biri saçı, sakalı, bıyığı, şarabı, mumu, güzeli anlatmış; (30) Öbürü, kendi varlığını, kendi zannını söylemiş, bir başkası da puta, zünnara dalıp kendisinden geçmiştir. Bu sözlerin hepsi de, söyleyenlerin mertebelerine uygun olduğundan halk, mânalarını anlamada müşküle düşmüştür. Bunların mânalarını anlamayarak şaşırıp kalan kişinin mutlaka bilmesi, öğrenmesi lâzımdır. Hicretin yedi yüz on yedinci yılı şevvalinde Horasanlılar tarafından gönderilen ve binlerce lûtfa, ihsana sahip bulunan bir elçi geldi. (35) Horasan’da her çeşit hüner ve marifette nur kaynağı olan güneş gibi şöhret kazanmış ulu bir zat vardır. Bu zamanda büyük olsun, küçük olsun, bütün Horasan halkı, ona ulu demiş, onun yüceliğini tasdik etmiştir. O cihanın canı, canın gözünün nuru… saliklerin imamı Seyyit Hüseyni’dir(bu kısım, Konya nüshasında yoktur). İşte o ulu zat, bu mânalara dair bir mektup yazarak bilenlere yollamış; Mektubunda hakikati işaretlerle anlatan velilerin, anlaşılması müşkül olan bazı sözlerini, (40) Şiir halinde yazıp söz bakımından az, mâna bakımından geniş bir cihan olan o müşkülleri birer birer sormuştu. Elçi, mektubu okuyunca bu iş, dillere düştü. Mecliste bulunan azizlerin hepsi de bana yüz tuttular. İçlerinden bu mânaları bilen ve bizden yüzlerce defa duyup işiten birisi Dedi ki: “Bu mektuba hemen bir cevap yaz…bütün halk da faydalansın!” (45) Ne lüzumu var dedim… ben meseleleri risalelerimde kaç kere yazdım… Doğru, dedi; fakat nasıl soruluyorsa öyle yazmanı bu sorulara manzum bir cevap vermeni isteriz. Bu hususta bir hayli ısrar etti; nihayet o mektuba kısa, fakat mânası geniş ve etraflı bir cevap yazdım. Kalabalık bir topluluk ortasında ve bir an içinde düşünmeden, tekrarlamadan bu sözleri söyleyiverdim. Artık onlarda lûtuflarıyle, ihsanlarıyla ayıbımıza bakmasınlar, kusurumuza kalmasınlar. (50) Herkes de bilir ki ben, ömrümde dileyerek, şiir söylemeye kalkışmadım. Kudretim vardı, söyleyebilirdim. Fakat pek nadir söyledim. Nesirle birçok kitaplar yazdım ama mesnevi tarzında ve manzum söz söylemedim. Mâna, aruza, kafiyeye sığmaz…mâna, öyle her kaba sığışmaz. Mânalar, asla harfe girmez… engin deniz bir kab içine sığamaz ki. (55) Mânaları, nesir olarak bile harfe sığıştıramazken neden bir de onları manzum olarak söyleyemeye kalkışalım? Bu sözlerle övünüyorum; şükür olarak söylüyor, gönül ehline özürler getiriyorum. Şairlikten utanacak değilim ya… yüzlerce yıl geçer de yine Attar gibi bir şair gelmez. Şu risalede bu çeşit yüzlerce sır âlemi söylesem bile yine sözlerim, Attar’ın dükkânından bir kokudur. Fakat şu muhakkak ki sözlerim, şeytanların meleklerden haber çalması gibi çalıp çırpma, söz değil. (60) Hulâsa: Mektuptaki sorulara artıksız, eksiksiz ve bir solukta birer birer cevap verdim. Elçi, o mektubu hürmetle alıp geldiği yola hareket etti. Bu sefer, yine mektubu yazmama sebep olan o aziz dost, “Şunu biraz genişlet. Söylediğin mânaları etraflıca anlat. Onları, bilgi varlığından meydana çıkar, apaçık bir hale getir” dedi. O vakitler, bu mektuba hal zevkine ait bir şeyler katarak genişletmeye mecalim yoktu. (65) Zaten hal zevkini lâfla anlatmaya imkân yok. O halin ne çeşit bir şey olduğunu ancak hale sahip olan bilir. Fakat dini tebliğ edenin sözüne uyup din hususunda bir şey isteyenin isteğini reddedemedim. O sırlar daha aydın, daha açık bir hale girsin diye natıkamın dudusu söze geldi. Tanrı’nın lutfiyle, Tanrı’nın yardımıyla hepsini birkaç saat içinde söyledim. Gönül, Tanrı’dan bu risaleye bir ad isteyince “Bu bizim Gülşenimizdir” diye cevap geldi. (70) Madem ki Tanrı, bu risaleye “Gülşen” adını taktı, artık ondan bütün gönül gözleri aydınlatacaktır elbet. |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




