Ana Sayfa arrow Gülşen-i Raz arrow SORU 1.
SORU 1. PDF Yazdır E-posta

SORU 1.
“İlk düşünceye daldığım, şaşırıp kaldığım şey şu: Düşünce dedikleri şey nedir?”


 


* * *



Bana düşünce nedir, söyle., bunun mânasını anlamak hususunda şaşırdı kaldım dedin.


Düşünce, batıldan hakka gitmek, cüz’üde mutlak olan küllü görmektir.


Buna dair kitaplar meydana getiren hakimler, düşünceyi tarif ederken şöyle demişler:


(75) Gönülde bir tasavvur meydana geldi mi önce ona hatırlayış adı verilir.


Düşünceye daldın da bu dereceyi aştın mı düşüncen, örfte ibret adını alır.


Akıllıca düşünce, bir işi etraflıca düşünüp başarmaya yarayan tasavvurdur.


Bilinen şeyler hatırlanır da zihinde bir tertibe tabi tutulursa anlaşılmayan ve anlaşılması istenen şey bilinir, anlaşılır.


Kıyasta mukaddem, babaya benzer, tali anaya. Netice de çocuk gibidir kardeş.


(80) Fakat bir hükme varmak için yapılan bu tertip, mantık bilmeye bağlıdır.


Ama bir de şu var ki Tanrı yardımı olmadıkça yapılan tertip ve varılan hüküm, ancak taklide uymadır. Taklidin ta kendisidir.


Bu, uzak ve uzun bir yoldur. Bırak bu yolu da bir zamancağız olsun Musa gibi asayı terk et…


Eymen vadisine gel; ağaç bile sana “Ben Tanrı’yım, Tanrı” desin!


Hakikatte, erişen, her şeyin hakikatini gören, ilk bakışta varlık nurunu görür.


(85) Marifete sahip olan ve o tertemiz varlık nurunu gören, neyi görse önce Tanrı’yı görmüş olur.


İyi düşünce için gönülden her şeyi çıkarmak, gönlü arıtmak gerek. Ondan sonra da Tanrı yardımı şimşeğinden bir nurdur çakmalı.


Tanrı, birisine yol göstermedi mi o adama mantıkla hiçbir kapı açılmaz.


Felsefeye düşkün hâkim, şaşırıp kaldığından bu âlemi ancak imkân âlemi olarak görür de.


Vacibi mümkünle ispata kalkışır. Bundan dolayı da Vacibin zatında hayrete düşer.


(90) Bazen devre saplanır ters yüzüne gitmeye başlar… bazen teselsüle kapılır, teselsülde hapis olur gider.


Aklı, varlıkla uğraşıp durduğundan ayağı teselsüle bağlanır.


Her şey, zıddıyla meydana çıkar. Fakat Tanrı’nın ne benzeri vardır, ne zıddı!


Eşi, benzeri olmayınca da bilmem ki akla uyan, onu nasıl bilebilir?


Mümkün, Vacibe örnek olamaz ki… şu halde mümküne sarılan onu nasıl bilebilir, nasıl?


(95) Ne bilgisizdir akla uyan adam… ovaya düşmüş, ortalığı aydınlatan parlak güneşi mumla aramakta!


Güneş bir halde kalsaydı ışığı da bir çeşit olurdu.


Fakat bu ışığın onun ışığı olduğunu, içle derinin, hakikat âlemiyle bu âlemin arasında hiçbir fark bulunmadığını kimse bilmez.


Âlemi, baştan başa Tanrı nurunun ışığı bil. Tanrı, âlemde, meydanda olduğu için gizlenmiştir; meydanda oluşu, gizli kalmasına sebep olmuştur.


Tanrı nuru ne bir yerden bir yere gider, ne bir halden bir hale girer. O ne değişir, ne başka bir şekle bürünür.


(100) Sen âlemi daima kendi varlığıyla duruyor sanırsın.


Kimde uzun uzadıya düşüncelere dalan akıl varsa onun önüne pek çok baş döndürecek şeyler çıkar; ne kadar şaşırır o adam!


Bu abes, bu işe yaramaz aklın uzun düşüncelere dalması yüzünden birisi felsefeye düşmüştür, öbürü hulûle inanmıştır.


Akılda o nuru görmeye kudret yok… yürü, onu görmek için başka bir göz ara!


Felsefenin iki gözü de şaşı da onun için Tanrı’yı bir göremez.


(105) Teşbih görmezlikten ileri gelir; tenzihe ait anlayış da tek gözlü olmadan.


Tenasuh, görüş darlığından meydana çıkar, onun için küfürdür, aslı yoktur.


İltizal yolunu tutan, anadan doğma kör gibi bütün yüceliklerden nasipsizdir.


Tevhit zevkini tatmayan kelâmcı, taklit bulutuyla örtülmüş, karanlıklarda kalmıştır.


Zahir ehlinin iki gözünde de kuru ağrı var… onlar, âlemde görünen şeylerden başka bir şey göremezler.


(110) Onun için Tanrı hakkında az çok söz söyleyenler, hep kendi görüşlerini anlatmışlardır.


Tanrı’nın zatıyla nelikten de münezzehtir, nitelikten de, söylenen sözlerin hepsinden yücedir o!

 
< Önceki   Sonraki >