Ana Sayfa arrow Gülşen-i Raz arrow SORU 2.
SORU 2. PDF Yazdır E-posta

SORU 2.
“Yolumuzda şart olan hangi düşüncedir? Neden düşünce bazen ibadettir, bazen günah?”


* * *


Tanrı sıfatlarını, Tanrı nimetlerini düşünmek yol şartıdır. Fakat Tanrı’nın zatını düşünmek, günahın ta kendisidir.


Tanrı’nın zatını düşünmek boştur, saçmadır. Eldekini elde etmeye çalışmak bil ki, olmayacak bir şeydir!


(115) Âlemdeki şeyler, Tanrı’nın zatından nurlanan, zatına delalet eden şeylerdir. Fakat zatı, onlarla nurlanmaz ki!


Bütün âlem, onun varlığından meydana gelmişken, varlığı nasıl olur da âlemden görünür?


Tanrı zâtının nuru, görünen şeylere sığmaz; onun ululuk nurları her şeyi kahreder.


Aklı bırak da Hak’la bulunmaya bak… yarasanın gözünde güneşi görmeye kudret yok.


Tanrı nurunun kılavuz olduğu yerde Cebrail’in sözü mü olur?


(120) Melek de Tanrı tapısına yakındır, o yakınlığa erişmiştir ama “Öyle bir zamanım olur ki Tanı’yla beraber olurum” makamına giremez ki.


Tanrı nuru, meleğin bile kanadını yakarsa artık, aklı, haydi haydi baştan ayağa kadar yaktı gitti!


Tanrı’nın pek parlak, pek nurlu olan zatına karşı aklın nuru, güneşe bakmaya çalışan göze benzer.


Göz, güneşe bakmaya kalkıştı mı kamaşır, kararır, bir şey görmez olur.


Fakat bir bilsen…karanlık, Tanrı zatının nurudur. Âbıhayat, o karanlık içindedir.


(125) O kara nur, ancak göz nurunu alır. Sen bakışı bırak… zaten burası bakış yeri değil!


Tertemiz âlemin toprakla ne münasebeti var? Anlayış, anlamdaki aczi anlamaktan ibarettir.


Tanrı, doğrusunu daha iyi bilir ya… yüz karalığı, mümkün olan şeylerden iki âlemde de ayrılmaz.


Derviş, iki âlemde de yüz karası olan yokluk yok mu… eksiksiz, artıksız aradığını bulacağın ulu şehir, o yokluktur işte!


Ne diyeyim? Bu nükte pek ince: Apaydın gece kapara gündüz içinde!


(130) Tecelli eserlerinin göründüğü bu makama dair söyleyecek sözlerim var… var ama söylememek daha doğru.


Güneş kaynağını görmek istiyorsan başka bir göze ihtiyacın var.


Çünkü baş gözünde o kudret yok. yalnız aydın güneşin suya aksini görebilir.


Zira güneşin sudaki aksi, güneş kadar nurlu değildir. Bu yüzden onu görebilirsin. Bu suretle görüşün, anlayışın da birazcık artar.


Yokluk Mutlak Varlığın aynasıdır. Tanrı nurunun aksi yoklukta görünür.


(135) Yokluk, varlıkla karşı karşıya gelince hemencecik onda bir akistir, göründü…


Birlik, şu çokluk âlemiyle zuhur etti. Biri sayarsan çoğalır ya.


Sayı, önce birdir. Ama saydın mı, sonu gelmez.


Yokluk esasen tertemizdir, Onda hiçbir şey yoktur. Ondan dolayı gizli hazine yoklukta zahir oldu.


“Ben bir gizli hazineydim” hadisini oku da o gizli hazineyi açıkça gör.


(140) Yokluk aynadır, âlem o aynadaki akis; insan da o aksin gözü gibidir. Ayna karşısındakiyse o göz içinde gizlenmiştir.


Sen aynadaki aksin gözüsün. Tanrı, o gözün nuru, göz bebeği. Tanrı, bu gözle o göz bebeği olan nuru… bu gözle kendi kendisini görür.


Âlem, insan olmuştur, insan da âlem. Bundan daha temiz, bundan daha güzel bir anlatış da olamaz.


Bu işin aslına iyice bir bakarsan anlarsın ki gören de odur, göz de, görünen de o!


Hadisi kutsi, “Benimle görür” diye bu mânayı anlatmıştır.


(145) Âlemi baştan başa bir ayna bil, her zerrede yüzlerce güneş parlamakta.


Bir katranın yüreğini yarsan ondan yüzlerce arı duru deniz coşar.


Toprağın her cüzüne baksan binlerce insan görürsün.


Âzâ bakımından sivrisinek, filin aynıdır (onun da eli kolu, ağzı burnu var, öbürünün de). Ad bakımından katra, Nil’in eşidir (o da su, bu da).


Bir Habbenin içinde yüzlerce harman var… bir buğday tanesine bir âlem sığmış!


(150) Sivrisineğin kanadında bile can var… göz bebeğinin içinde bile koca bir gökyüzü gizli.


Yürekteki o kara noktacık, küçüklüğüyle beraber iki cihan Tanrısının konağı!


O noktacıkta iki âlem de toplanmış, birikmiş… insanı gâh Şeytan etmekte, gâh Âdem!


Bak hele…âlemde her şey, her şeyle yoğrulmuş, karışmış, birleşmiş. Melek Şeytanda gizli, Şeytan Melekte!


Bütün ağaç nasıl tohumdaysa, tohum nasıl ağaçtan meydana geliyorsa her şey de her şeyle bir… kâfirden mümin meydana gelmede, müminden kâfir!


(155) Bütün devir… günler, aylar, yıllar, tek bir noktanın içine toplanmış, bir âna sığışmış!


Ezelle ebet birbirinin aynı. (Son zamanda) İsa’nın gökten inişiyle (ilk yaradılışta) Âdem’in icadı bir içinde.


Başladığı noktadan itibaren dönüp duran şu devran, binlerce şekle bürünüp görünmekte.


Her noktadan bir dönül başlamakta, yine o noktada bitmekte, merkez de o, bu dönüşte dönen de o!


Bir zerreyi bile yerinden oynatsan baştan başa bütün âlem bozulur gider.


(160) Her şey başı dönmüş, hayran bir halde… bir zerre bile imkân sınırından dışarıya ayak atmamış.


Varlıkları, kendilerini cüzilik âlemine hapsetmiş, külli âleme ulaşmakta ye’se düşmüşler.


Sanki daima dönmekteler, fakat daima hapis içindeler. Varlıklarından soyunup duruyorlar, daima da varlığa bürünmekteler!


Hepsi de daima kendi varlığını bilmekte; bu varlıktan Tanrı tapısına doğru yol almakta.


(165) Sevgilinin cana canlar katan yüzü her zerreyi perde etmiş, her perdenin altında gizli olan o yüz!


Sen âlem diye ancak bir sözdür duydun… fakat hele bir gel de âlemden ne gördün, onu söyle!


Suretten ne gördün…mânadan ne anladın? Ahret nedir? Dünya nasıl bir âlemdir?


Söyle bakalım, Simurg nedir, Kafdağı ne? Cennet, Cehennem, A’râf ne demek?


O görünmeyen, o bir günü bir yol olan âlem, hangi âlem?


(170) Âlem, bu gördüğün âlemden ibaret değil ya… âyette “Görmediğiniz şeyler” denmekte; işitmedin mi?


Gel, göster hele. Cabelka hangi âlem, Cabelsa şehrinin bulunduğu cihan, hangi cihan?


Bir düşün bakalım… doğular ne demek, batılar ne demek? Çünkü bu âlemde bir doğudan, bir batıdan başka doğu, batı yok.


Abbasoğlu’nun “Tanrı, onlara benzer ve eşit olarak yeryüzünü yarattı” âyetinin tefsirinde söylediği sözünü duy da kendini iyi tanı!


Sen uykudasın, bu gördüklerin de hayâl. Ne görüyorsan misalden ibaret!


(175) Mahşer sabahı uyandın mı anlarsın ki gördüklerinin, bildiklerinin hepsi vehimden, zandan başka bir şey değilmiş!


Şaşı göz düzeldi de gördüğü hayâl ortadan kalktı mı yeryüzü de değişir, gökyüzü de.


Âlem güneşi yüz gösterdi mi ne zührenin nuru kalır, ne ayın, ne güneşin!


O güneşten kayaya bir ışık vursa kaya bile boyanmış yün kumaş gibi param parça olur.


Şimdi kudretin varken davran…kudret elinden gitti mi bilmişsin, ne fayda?


(180) Ey baş aşağı çamura düşmüş, ayağı balçığa batıp kalmış adam, sana gönül âlemine dair ne söyleyeyim ben?


Âlem, senin de, sen âciz kalmışsın. Senden daha mahrum kimseyi kim görmüştür ki?


Mahsuplar gibi bir konakta oturmuş, aciz eliyle ayağını bağlamışsın!


Karılar gibi devletten yüz çevirmiş, alçaklık bucağında oturmuşsun…. Bilgisizliğinden utanmıyorsun bile.


Âlemdeki erler kanlara bulanmış… sen, başını örtmüşsün, dışarıya bir adım bile atmıyorsun.


(185) Şu kocakarılar dininden ne anladın da sence bilgisizlik caiz oluyor?


Kadınların aklı da eksiktir, dini de. Niçin erkekler onların yolunu tutsun?


Erkeksen dışarı çık da bak… önüne çıkana dalıp kalma, geç onlardan!


Konaklarda bir an bile dinlenme… yoldaş ve binek kaygusuna düşüp bekleme!


Halil gibi yürü, Tanrı’yı iste… geceyi gündüze kat, gündüzü geceye!


(190) Yıldızla ay ve yüce güneş, histir, hayâldir, aydın akıldır.


Yolcu, bunların hepsinden geç, yürü… daima “Ben batanları sevmem” de!


Yahut da İmran oğlu Musa gibi bu yolda “Ben Tanrı’yım” sesini duyuncaya kadar git!


Varlık dağın, yerinde durdukça “Rabbim bana görün” sözünün cevabı “Sen beni göremezsin” sözüdür.”


Hakikat kehlibardır, varlığın saman çöpü. Ortada varlık dağın kalmadı mı yol da nedir ki? Ulaştın gitti!


(195) Tecelli nuru, varlık dağına vurdu mu o dağ, yoldaki toprak gibi alçalır, ezilir, yok olur.


Yoksul, bir cezbeye uğradı mı padişah olur, sultanlık eder de koca dağı bir anda saman çöpü sayıverir!


Yürü, Peygamber’in ardına düş de miraca var…Tanrı’nın büyük ve yüce delillerini seyret!


Ümmehani’nin konağından çık da “Beni gören Tanrı’yı görmüştür” de!


İki âlemden de geç… Kabekavseyn yakınlığına kon, orayı yurt edin!


(200) Bu takdirde Tanrı, ne dilersen verir. Eşyayı, sana olduğu gibi gösterir.


Canı, tecelli nuruna dalan kişiye bütün âlem ulu Tanrı’nın kitabıdır.


Araz, bu Kuran’ın irabına, cevher de harflerine benzer. Mertebeler, okunurken sonlarında durulacak ayetler gibidir.


O âlem içindeki her âlem de ayrıca bir suredir… birisi Fatiha, öbürü İhlâs.


O Kuran’ın ilk âyeti Aklıküldür. Aklıkül, bu kitabın besmelesine benzer.


(205) İkinci ayet Nefsiküldür. Nefsikül, Nur ayetine benzer, pek aydındır, adeta bir kandil gibidir.


Üçüncü ayet Tanrı arşıdır, dördüncüsü de kürsi. Bu ayetelkürsiyi oku dur!


Onlardan sonra gökler gelir. Gökler, bu Kuran’da Seb’almesaniye benzer.


Onlardan sonra da üç mevlut gelir…bu üç mevludun ayetleri sayılamayacak kadar çoktur.


En son inen ayet, insandır. Bu suretle Kuran, insanla hatmolmuştur.


(210) Unsurlarla tabiatlara mahsup kalma da onlardan çık, Tanrı sanatlarına bak!


Göklerin yaradılışını düşün de Tanrı, seni ayetlerinde methetsin.


Bir bak da gör. O ulu arş, iki cihanı da nasıl kaplamış!


Neden ona arş dediler… insanın kalbiyle ne münasebeti var?


Neden arş da daima dönmekte, kalbde… neden bir lahza bile durmuyorlar ki?


(215) Gönül, sanki şu bütün âlemi kaplamış olan arşın merkezi… gönül, merkezdeki nokta gibi, arş da onun çevresinde dönmekte.


Ey derviş, arş, aşağı yukarı bir gün, bir gece içinde senin etrafında bir kere döner.


Neden şu yuvarlak cisimler, arşın hareketleriyle harekete gelmekte, bir iyi bak hele!


Hepsi de doğudan batıya doğru uyumadan, dinlenmeden kendilerinden geçmiş bir halde dönüp duruyorlar.


Bu ulu gök, bu arş, her gün, her gece âlemin etrafında bir kere tam bir devir yapmakta.


(220) Onun hareketleriyle öbür gökler de aynen onun gibi dönerler.


Fakat sekiz gök, Atlas dediğimiz bu gökün aksine olarak batıdan doğuya doğru döner.


Sekizinci gök, “Zatülburç- burçların bulunduğu gök” tür. Bu gökü kaplayan gök, sanki sekizinci kat gökün kürsüsüdür. Bu gök ne yarılır, ne de yarığı onulup birleşir!


Hamel, Sevir, Cezve, Seretan… Eset ve Sümbüle gibi bu gökte salkım salkım yerleşmiştir.


Sonra Mizan, Akrep… daha sonra Kavis, Cediy, Deliv ve Hut hep bu göktedir.


(225) Sabiteler bin yirmi dört tanedir. Hepsi de Kürsü de, yani burçların bulunduğu bu göktedir.


Yedinci kat gökün bekçisi Keyvan-Zuhal’dir. Altıncı kat gök Bercis-Müşterinin yeridir.


Beşinci kat gökte Merih, dördüncüde âlemi bezeyen Güneş vardır.


Üçüncü gök Zührenin, ikinci Utaridin mekânıdır. Ay da dünya gökündedir.


Zuhalin nurlandığı burçlar, Cediy ve Deliv’dir, Müşterinin önce , sonda nurlandığı burçlar da Kavisle Huttur.


(230) Behram-Merihin yeri Hamelle Akrep, Esedin Güneştir.


Zühre, Sevirle mizanı yurt edinmiş, Utarit Cevza ile Sünbüleyi kabul etmiştir.


Kamer, Seretanı kendisine eş görmüş, orayı yurt edinmiş… Zenep, reis gibi bir ukdeyi seçip almıştır.


Kamerin yirmi sekiz konağı vardır. Bunları dolaştıktan sonra güneşle karşılaşır.


Ondan sonra da eskisi gibi eğri hurma dalı şekline girer, hilâl olur. Bu her şeyi bilen tek ve yüce Tanrı’nın takdiridir.


(235) Düşüncede kemale erersen mutlaka her şeyi yerli yerinde bulur, hiçbir şeye aslı yok demez, hepsini hak görürsün.


Tanrı buyruğu olan Kuran da, bâtıl görüşün, yakın zayıflığından meydana geldiğini söyler durur.


A ham kişi, sivrisineğin varlığına bile bir hikmet var… artık nasıl olur da Utaritle Merihin varlığında bir hikmet olmaz?


Fakat şu varlık âleminde iyice bir dikkat edersen görürsün ki gökler, bir kırıp saran kudret sahibinin hükmü altındadır.


Fakat imandan nasibi olmayan müneccim, olan şeyler, yıldızların şu veya bu şekilde bulunuşunun tesiriyle olur der.


(240) Görmüyor ki şu yuvarlak gök, Tanrı’nın hükmüne kapılmış, Tanrı’nın emrine tabi olmuştur.


Sen şu dönüp duran gökleri çömlekçi tezgâhı gibi gece gündüz dilediği kabı yapar sanırsın ama


Bu felekleri döndüren bir bilgi sahibi var ki her an balçıktan başka bir kap yapan o!


Zamanda ve mekânda ne varsa bir ustanın elinden çıkma, bir tezgâhın malı.


Yıldızlar kemal sahibiyse neden zaman zaman nurları azalmakta, neden vebale düşüyorlar?


(245) Neden hepsi de dönüşte, renkte, şekilde birbirine aykırı?


Niçin bazen alçalıyor, bazen en yücelere çıkıyor, bazen tek kalıyor, bazen yan yana geliyorlar?


Feleğin gönlü neden ateşlerle dolu… bu yanıp yakılması kimin iştiyakiyle?


Hepsi de bir sevgilinin aşkıyla yaya olarak yola düşmüş, gâh yücelerde, gâh inişlerde koşup dönmekte!


Unsurlar… yel, su, ateş ve toprak… altında mekân tutmuşlar.


(250) Her biri yerinde karar kılmış… bir zerre bile ayağını ne ileri atar, ne geri!


Birbirine zıt olan bu dört unsur, merkezleri olan dört tabiatıyla öyle birleşmişler ki… kimse böyle bir şey görmemiştir!


Her biri, varlığı ve görünüşü bakımından öbürüne aykırı olduğu halde zorla Tanrı hükmüne uymuş, birleşmiş, bir şey olmuşlar!


Onlardan üç çocuk doğmakta: Cemat, sonra nebat, sonra da hayvan.


Unsurlar, heyulayı ortaya almışlar, sofiler gibi kendi suretlerinden çıkmışlar, arınmışlar, tek bir surete bürünmüşler.


(255) Hepsi adalet ve kudret sahibi Tanrı’nın hükmünü, emrini canla başla kabul etmiş, o hükme, o emre uymuş…


Cemat, onun kahriyl yere düşmüş… nebat, onun sevgisiyle ayak üstüne kalkmış.


Bütün canlılar, Sıtkı bütün olarak kendilerinin, cinlerinin, nevilerinin varlığı kaydına düşmüş.


Hepsi de adalet sahibi Tanrı’nın hükmüne uymuş, gece gündüz onu aramakta.


Aslın olan Aklıkülle dikkatle bir bak hele… Nefsikül, Aklıkülden meydana geldi, Aklıkül, bu yüzden ona baba oldu, fakat Nefsiküllü doğurduğundan da anadır.


(260) Âlemi baştan başa kendinde gör. Varlığın son mertebesi olan insanı ilk ve en üstün mertebe bil!


İnsan sureti, varlığın en sonunda meydana geldi ama iki âlem de onun hizmetçisi oldu, onun nimetini yemekte.


İnsan, üstünlük bakımından son değildir, gaai illet olduğundan en son zuhur etmiştir. İnsan, kendi varlığıyla zahirdir, başkasının varlığıyla değil.


İnsanın sıfatları olan zalimlik ve cahillik, nurun zıddıdır ama nurun zuhuruna da tam mahzardır.


Aynanın bir yüzü bulanık olursa insan öbür yüzünde görünür.


(265) Güneşin nuru, dördüncü kat gökten yalnız yeryüzüne, toprağa vurur.


Meleklerin ibadet ettikleri Tanrı aksi sensin…o yüzden sana secde ettiler.


Her tenin canı sende… her şey sana bağlı.


Ondan dolayı her şey sana tabi… çünkü her şeyin canı, senin bedeninde gizli.


Sen âlemin içisin, ruhusun; ondan dolayı da âlemin merkezisin… kendini bil; sen, canının da canısın.


(270) Yürek, bedenin sol tarafındadır… onun için senin yurdun da dünyanın kuzey bölgesinin mamur olan dörtte bir bölümündedir.


Akıl ve can âlemi, senin sermayen… yer, gök, senin ziynetin.


Varlığın ta kendisi olan o yokluğa bak… zâhiri varlığın aşağı ise de sen hakikattaki yüceliğini gör!


Tam on bin tane tabii kuvvetin var; iradi kuvvetlerinse sayıya sığmaz.


O kuvvetlerin her biri uzuvlarından, damar ve sinirlerinden ibaret olan aletlerle zuhur eder.


(275) Doktorlar bile insanı teşhiste âciz olmuş, hayrete düşmüşlerdir.


Hiç kimse bu büyüklüğü inkar edememiş, herkes aczini ikrar eylemiştir.


Bu azanın, bu damarların, bu sinirlerin her birine Tanrı’nın hususi bir tecellisi var. Her birinin zuhuru bir isimden… yine de o ada varıp ulaşmada.


Varlıklar, hep o adlarla var… o adları tespih edip dururlar.


O adların her biri, var olan bir şeyin hakikati. O şey ondan zuhur ettiği gibi dönüp o ada ulaşınca da o ad, ona bir kapı olmakta.


(280) Var olan şey, bu zuhur âleminde derbeder olsa bile yine döner, evvelce çıktığı kapıdan girer, sırrolur.


Ey insan, varlığın, müsemmanın aksinden meydana gelen bir suret… onun için bütün isimleri bildin.


Ey kutluluk ıssı kul, kudret, ilim, irade hep seninle zuhur eder.


İşitirsin, görürsün, söylersin. Bâkisin de; fakat bu bâkilik, sana senden değildir, o âlemdendir.


Ne kutlu evveldir insan ki en son zuhur etti… ne gizli sırdır ki meydana çıkanın ta kendisi oldu.


(285) Böyle olduğu halde sen, gece gündüz kendinden, kendi hakikatinden şüphe edip duruyorsun. Zaten akılla kendini bilmene imkân yok. Şu halde bilmemen daha iyi.


Düşüncenin sonu hayretten ibaret… işte düşünce bahsi burada tamamlandı.

 
< Önceki   Sonraki >