Ana Sayfa arrow Gülşen-i Raz arrow SORU 4.
SORU 4. PDF Yazdır E-posta

SORU 4.
“Yolcu nasıl kişidir, yola giden kimdir? Kime tam ve kâmil kişi diyeyim?”


* * *


Bir de yolcu kimdir dedin. Yolcu, yola düşen ve aslından haberdar olan kişidir.


Yolcu, yoldaki konakları çabucak geçen, dumandan arınmış ateş gibi varlığını yakıp arınan adamdır.


Şöyle bil ki yolcunun yol alması, ayıbı, noksanı bırakarak imkân âleminden vücup âlemine gitmesidir. Bu da manevi bir yolculuktur.


(315) Birlik âleme nasıl geldiyse bu sefer de ters yüzüne gider, konakları aşa aşa nihayet hakikatte, birlik âlemine varır ve kâmil insan olur.


İnsan, bu varlığa gelirken başından neler geçti… nasıl doğdu? Önce onu bil.


Evvelâ cemat halindeydi, sonra izafi ruhla bilgi sahibi oldu.


Derken Tanrı kudretiyle harekete geldi, sonra da Tanrı ihsaniyle, dilediğini yapar bir hal aldı.


Doğdu… çocukluk çağında tekrar bu âlemi duydu, gördü. Bu âleme ait duygularla kuruntular, onda açıkça meydana geldi.


(320) İnsanda bu cüzi şeyler bir araya gelince bu cüzüler âleminden küller âlemine yürüdü.


Onda kızgınlık ve şehvet meydana geldi… onlardan da hırs, nekeslik ve ululanma hâsıl oldu.


Kötü sıfatlar meydana çıktı, derken şeytandan, canavardan daha kötü bir hale geldi.


Bu insanlık noktası, Mutlak Varlığa nazaran en aşağı noktadır. Çünkü birlik noktasının tam karşılığıdır.


Bu kötü işler yüzünden, çeşitli bir çokluk âlemi zuhur etti. İnsan da ilk âlem olan birlik âlemiyle tam karşı karşıya geldi, zuhurun sonu oldu.


(325) Eğer bu tuzağa tutulup kalırsa, bu hayvan sıfatlarından kurtulamazsa azgınlık ve sapıklıkta hayvandan da aşağı olur.


Yok… eğer can âleminden bir nura kavuşur, cezbe feyzine nail olur, yahut da cezbenin aksi olarak bir kat’i delil elde eder de


Gönlü, Hak sırrına sırdaş olursa geldiği yoldan geri dönebilir, aslına ulaşır…


Cezbeyle, yahut kat’i delile yakiyne erer, gerçek imana yol bulur;


Kötü kişilerin düştükleri siccinden çıkar, iyi kişilerin makamı olan illiyyine yüz tutar;


(330) Hemencecik tövbe eder, seçilmiş Ademoğulları arasına katılır, insan olur.


Kötü işlerden arınır, İdris Peygamber gibi göklere ağar.


Pis huylardan kurtulur, Nuh gibi hakikate ayak direr.


Cüzi kudreti, külli kudrette yok olur da Halil gibi Tanrı’ya dayanır.


Dileğine Tanrı razılığı da uyar, Musa gibi o ulu kapıya gider.


(335) Kendi bilgisinden kurtulur, İsa Peygamber gibi gök ehlinden olur.


Bir uğurdan bütün varlığını yağmalar, Ahmed’in ardına düşüp miraca çıkar.


Dairenin bitim noktası olan insanlık, ilk ve başlangıç noktası olan Mutlak Varlığa, birlik âlemine erişti mi artık o makama ne bir melek sığar, ne şeriat sahibi bir peygamber!


Peygamber güneş gibidir, veli ay gibi. Bunlar, “Benim bir zamanım olur ki o vakit Tanrı’yla beraber kalırım” makamında birbiriyle karşı karşıya gelirler.


Peygamberlik, kemali bakımından her şeyden arıdır. Velilik, peygamberlikle zuhur eder, peygamberin veliliği gizlenmez.


(340) Velilik, velide gizlidir, fakat peygamberde apaşikar görünür durur.


Veli, peygambere uyar da adeta ona hemdem olur ve velilik âleminde peygambere mahrem kesilir.


Bu suretle “Tanrı’yı seviyorsanız” makamından “Bana uyun da Tanrı da sizi sevsin” makamına yol bulur.


O halvet makamında Tanrı sevgilisi olur, tamamıyla Tanrı cezbesine tutulur.


Veli, mana bakımından Peygambere uyar; mana bucağında ibadet ehlidir.


(345) Veli, seyrinde geri döndü, tekrar başladığı yere vardı mı işi tamamlanır, kemale erer.


Tam ve kâmil insan, o adama derler ki sultan iken kulluk eder.


Yolları aştıktan, makamına eriştikten sonra onun başına halifelik tacını koyar.


Yok olduktan sonra tekrar var olur. Yolun sonuna kadar varır da sonra tekrar başladığı yere döner.


Şeriatı kendisine iç elbisesi yapar, ona bürünür. Tarikatı de dış elbisesi yapar, onuna süslenir.


(350) Hakikatse onun zatına duraktır. Artık o küfürle imanı zatında cemeder.


Güzel huylarla huylanır… bilgiyle, temizlikle arılıkla tanınır.


Bütün bu söylediğimiz şeyler ondadır da o hepsinden de uzaktır, hepsinden de münezzehtir. Tanrı’nın kubbeleri altına girmiş, örtünmüş, gizlenmiştir.


Badem hamken kabuğunu kırarsan bozulur gider.


Fakat oldu mu kabuğunu kırar, içini çıkarırsan bozulmaz… elbette kabuksuz daha iyidir.


(355) Şeriat kabuktur, hakikat iç… bu ikisinin arası da tarikattır.


Yolcu da yolda şeriata riayet etmezse bozulur. Fakat erişti, oldu mu kabuksuz daha âlâdır, daha güzeldir.


Kişi, hakikate erişti mi oldu demektir, artık onun kabuğu yarılır, kırılır.


Varlığı, bu âlemde karar edemez… bu âlemden çıkar gider, bir daha geri gelmez. Fakat bir kere daha kabuğa bürünür de güneş gibi parlar; âlemi parlatırsa bu sefer bir devir daha yapar.


(360) Tohum gibi… Tohum da suyla, toprakla öyle bir ağaç kesilir ki dalı yedinci kat gökü de aşar;


Aynı tohum bir kere daha belirir… Tanrı’nın takdiriyle bir yüz verir.


Bir noktaya benzeyen tohum kemâle erişince çizgiye benzer bir ağaç olur.


Bu suretle noktayken çizgi şekline bürünür, çizgiyken yine nokta olarak ikinci bir devre başlar.


Yolcu, bu dairede kemâl sahibi olunca yine son noktaya varır…


(365) Bir kere daha pergel gibi evvelki devrine başlar, ilk aştığı yolu aşar.


Gene o yolu aşıp bitirdi mi Tanrı, başına halifelik tacını koyar.


Bu, mânâ bakımından tenasuh değildir; bunlar, tecelliye ait zuhurlardır.


Birisine nihayet nedir diye sormuşlar da insanın başladığı yere dönmesidir demiş!


Peygamberlik, Adem’le zuhur etti; kemâli; peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed’de göründü.


(370) Noktanın ikinci bir defa devr etmesi gibi Peygamber de bu âlemden sefer edince velilik zahir oldu.


Veliliğin tam zuhuru da velilerin sonuncusuyla olacak… iki âlem de onunla tamamlanacak, onunla kemâl bulacak.


Bütün velilerin varlıkları, son velinin âzâsına benzer… o küldür, öbürleri cüz.


Onun, Peygamberlerin sonuncusuyla tam bir münasebeti vardır. Bu yüzden umumi rahmet de onunla zuhur eder.


İki âlem de ona uyar, Ademoğulları içinde Tanrı halifesi odur.


(375) Güneşin nuru geceden ayrıldı mı sabah çağına erişirsin; gün doğar, en yüce noktaya çıkar.


Sonra yine bu dönüp duran gökyüzü döner… güneş zevâl noktasına gelir, ikindi olur, akşam çağı gelip çatar.


Peygamberin nuru, ulu ve yüce bir güneştir. O güneş, gâh Musa’dan göründü, gâh Adem’den.


Cihan tarihini okuduysan bu mertebeleri birer birer bilirsin.


Her an güneşten bir gölgedir zuhur etmiş, dinin derece derece yücelmesi için merdivenlik vazifesini görmüştür.


(380) Muhammed zamanı, güneşin en yücede bulunduğu zamandı. Bundan dolayı Peygamber’in gölgesi yoktu; o her türlü gölgeden, her çeşit karanlıktan arınmıştı.


Güneşin en yüce noktada bulunduğu zaman yere dikilen şeyin ne önde gölgesi olur, ne artta, ne sağda, de solda!


Muhammed, yeryüzünde dümdüz, dosdoğru durdu, “Emredildiğin gibi doğru yol, doğrulukla hareket et” emrine uydu, o emre hareket etti.


Onun hiçbir karanlık gölgesi yoktu… o, ne aydın Tanrı nuruydu, ne güzel bir Tanrı gölgesiydi!


Kıblesi, doğu ile batı arasıydı. O yüzden de nurlara gark olmuştu.


(385) Şeytan bile onun elinde Müslüman olmuştu… gölge, onun ayağının altın girmiş, gizlenmişti.


Mertebeler, ayağının altındaydı, bu topraktakilerin varlığı hep onun gölgesiydi;


Sonra velilik, onun nuruyla gölge saldı, doğularla batıları kapladı.


Ondan sonra aynen onun zuhurundan evvelki gölgelere uygun gölgeler meydana çıktı.


Şimdi ümmetten yetişen her bilgi sahibi, Peygamber’in zamanında önceki bir peygambere karşılıktır, o peygamberin sırrına mahzardır.


(390) Peygamber, peygamberlikte kemâl bulunca çaresiz bütün velilerden üstün olur.


Velilik de velilerin sonuncusuyla kemâl bulur ve bu suretle ilk nokta, son nokta olur.


Âlem onun yüzünden emniyete kavuşur, imana ulaşır. Cansızlarla canavarlar bile onun feyziyle canlanır, kemâl bulur.


Âlemde tek bir kâfir bile kalmaz, gerçek adalet zuhur eder.


O, vahdet sırrına mazhar olarak Tanrı’yı hakkıyla tanır… Tanrı’nın hakikati onda görünür.

 
< Önceki   Sonraki >