Ana Sayfa arrow Gülşen-i Raz arrow SORU 11.
SORU 11. PDF Yazdır E-posta

SORU 11.
“Külden daha fazla olan cüzü’ hangi cüzüdür… o cüz’ü aramanın, bulanın yolu nedir?”



* * *


(630) Bil ki varlık külden daha fazla olan cüzüdür, var olan küldür. Bu her şeyin aksinedir.


Var olanların çokluğu zahirdir. Hakikatteyse hepsi birdir.


Küllün, yani var olanlar, görünüşte çok olduğundan sayı ve miktar bakımından kendi cüz’ü olan varlıktan azdır.


Vacib olan Mutlak Varlık, var olan şeyin cüz’ü değil mi? Var olan şeyler, ona tabi değil mi?


(635) Küllün, yani var olanların hakikatte bir varlığı yok ki. Var olan varlığın hakikatine ârız olan bir şey.


Küllün varlığı, tek bir hakikatin çoklukla zuhurundan ibaret. Çok olan şey, çokluktan görünmekte.


Kül, yani var olan, birçok şeylerin bir araya gelmesinden peyda olan bir arazdır. Arazsa zaten yokluğa koşuyor.


Küllün, yani var olan şeyin cüzüleri yok oldu mu kendisi de derhal imkan sahasından çekilir, yok olur.


Âlem, bir küldür ve bir göz açıp yumuncaya kadar hemencecik yok olur, iki zaman içinde baki kalmaz.


(640) Yine göz açıp yumuncaya kadar tekrar bir âlem var olur. Her lahza bir yer, bir gök yok olmakta ve yokluktan varlığa gelmektedir.


Her an yeniden yaratılmaktadır, gençtir… her an yok olmaktadır, kocamıştır… âlemde her an bir haşir vardır, bir neşir vardır.


Âlemde hiçbir şey iki an içinde baki değildir. Her şey, öldüğü andan yeniden doğmaktadır.


Fakat kopacak olan büyük kıyamet bu değildir. Çünkü bu, amel bakımındandır, o ceza bakımından!


Onunla bunun arasında nice fark var.. dikkat et de bilgisizliğe uğrama!


(645) Gözünü aç da tafsil ile icmalin farkına bak… saat, gün, ay, yıl.. hepsi zaman ama birbirinin aynı değil.


Burada söylenen sözlerle yapılan işlerin hepsi de mahşer gününde ortaya çıkar.


Orada hatıra gelen, gönülden geçen şeylerin hepsi görünür. “Yevme tüblesserâir”i okusan a!


Bunu anlamak istersen bak bir kere… sende de dirilmek ve ölmek var.


Âlemde, yüce aşağı… ne varsa örneği senin bedeninde, senin canında.


(650) Âlem de senin gibi muayyen bir şahıs. Sen, ona can kesilmişsin, o sana ten kesilmiş.


İnsanın üç türlü ölümü vardır: Birincisi, zatı itibariyle her lahza ölüp durmasıdır.


İkinci ölümü, dileyerek, isteyerek ölmesi, üçüncüsü de eceli gelince ister, istemez ölmesidir.


Ölümle dirim, birbirinin zıddı olduğundan üç ölüme karşılık üç de dirim vardır.


Âlem, dileyerek isteyerek ölmez. Bu ölüm, bütün âlem içinde yalnız sana mahsustur.


(655) Fakat cihan da her an değişip durur ve her yok oluştan sonra derhal evvel ki gibi var olur.


Mahşerde neler olacaksa sende de onların örnekleri görünür, benzerleri olur.


Bedenin yere benzer, baş da göke. Duyguların yıldızlardır, ruhun güneş.


Sert kemiklerin dağlara benzer, kılların nebatlarındır; ellerin ayakların ağaç.


Kıyamette yeryüzü nasıl titrerse senin bedenin ölüm çağında nedametten tir tir titrer.


(660) Beynin perişan olur, canın kararır, duyguların yıldızlar gibi nursuz, fersiz bir hale gelir.


Kıllarının dibindeki deliklerin her biri terden bir deniz kesilir… sen de o denizde elsiz, ayaksız gark olursun.


Ey yoksul adam, can çekişmeden kemiklerin, boyanmış yüne döner, dağılır, perişan olur.


Ayakların dolaşır… bütün çiftler çiftinden ayrılır, tek kalır.


Can, bedeninden tamamıyla çıktı mı yeryüzüne benzeyen bedenin dümdüz kala kalır… artık onda ne bir çıkıntı görürsün, ne bir girinti!


(665) İşte âlemin hali de bu çeşit olur. Ölüm çağında kendinde gördüğüm haller onda da zuhur eder.


Varlık, Hakk’ındır, ondan başka her şey fanidir. Kur’an, bunu anlatmaktadır.


“Küllü men aleyhâ fân” bunu bildirdiği gibi “Le fi halkın cedid” ayeti de apaçık anlattı.


İki cihanın da yoktan var edilmesi ve varken yok edilmesi Ademoğlunun yaratılması ve dirilmesi gibidir.


Halk, daime yepyeni bir yaratılıştadır, dilerse ömrü uzasın gitsin!


(670) Tanrı ihsanının feyzi, daima sıfatlarla adlardan tecelli eder durur.


O taraftan daima yaratmak ve kemale getirmek… bu taraftan daima ve her an değişip durmak!


Fakat bu dünya zuhuru geçti mi ahret yurdunda her baki kalır.


Çünkü her neyi görürsen çaresiz, mana ve suret bakımından o şeyde iki âlem de vardır.


İlk âlem (olan dünya) ile buluşmak, ayrılığın ta kendisidir. Öbür âlem de ise şüphe yok, Tanrı’dandır, bakidir


(675) Bâkilik, ebedilik, varlığın adıdır ama var olan şeylerde zuhur eden varlık, daimi ve ebedi olursa,


Varlığın zuhur ettiği suretler, o suretlerden zahir olan varlığa tamamıyla uygun olursa ilk zuhuru olan şu dünyada, son zuhur olan ahret âlemi görünüverir.


Bu âlemde kuvvet bakımından ne varsa o âlemde bir uğurdan fiil halinde tecelli eder.


Senden evvelce zuhur eden işler var ya… onları yapa yapa her defasında biraz daha alışır, onları yapmada bir kudret elde edersin…


Faydalı olsun, zararlı olsun… onları her yapışta nefsinde bir meleke hasıl olur.


(680) Haller, adet edinince huy olur; meyveler, zamanla güzel bir koku peyda eder.


İnsan, sanatları o itiyatla öğrenir… düşüncelerini onunla terkibeder.


İşte bütün o meleke haline gelen sözlerle işler, mahşer günü meydana çıkar.


Ten elbisesinden soyundun mu hemencecik ayıplar da apaydın bir halde meydana çıkar, hünerler de.


O vakit de bir tenin olur ama o tenin (unsurlarla) bulanıklığı yoktur. Her ieyin suya aksetmesi ve görünmesi gibi her suret o bedende görünür.


(685) Orada hatıra gelen, gönülden geçen şeylerin hepsi görünür. “Yevme tüblesserâir” okusan a*! (* Bu beyit, 647. beytin aynıdır, Lahici şerhi, s.338, 352).


Bir de o hususi âleme uygun olarak huyların, cisim halinde görünür, teşahhus eder.


Bu âlemde, unsurların kuvvetinden nasıl üç mevlüt (cemat,nebat, hayvan) vücut buluyorsa,


Senin bütün huyların da can âleminde gâh nurlar haline girer, gâh cehennemler haline!


Varlıktan taayyün kalkar… göz önünde ne yüksek kalır, ne alçak.


(690) Ebediyet yurdunda bedene ârız olan ölüm kalmaz, cisimle olan bir renge girer.


Ayağın, başın, gözün, gönül kesilir… toprak sureti, karanlıklardan arınır, saf olur.


Hak nuru da sana tecelli eder, ulu Tanrı’yı cihetsiz olarak görürsün.


İki âlemi de birbirine vurursun… bilmem artık daha ne sarhoşluklar edersin!


“Rableri onları suvarır” ne demek? Bir düşün… temizlik nedir? Kendinden arınmak, varlıksız, benliksiz saf bir hale gelmek!


(695) Ne şerbettir o şerbet, ne lezzettir o lezzet, ne zevktir o zevk… ne hayranlıktır o hayranlık, ne devlettir o devlet, ne şevktir o şevk!


Ne boştur o dem ki kendiliğimizi terk edelim de mutlak bir zenginliğe erişelim, varlıktan yoksul olalım!


Ne din kalsın, ne akıl… ne takva kalsın, ne idrak… toprağa sarhoş ve hayran bir halde seriliverelim!


Cennetin, hurinin, ebediyetin burada ne değeri var? Yabancı, o halvete giremez ki.


Yüzünü gördüm, şarabı içtim… bilmem bundan sonra ne olacak?


(700) Her sarhoşluğun sonunda bir baş ağrısı, bir sersemlik vardır… gönül, bu düşünceyle kan kesildi gitti.

 
< Önceki   Sonraki >