Ana Sayfa arrow Gülşen-i Raz arrow SORU 13.
SORU 13. PDF Yazdır E-posta

SORU 13.
“Mana eri, sözünde göze, dudağa işaret etmekle ne muradeder?”



* * *


(715) Makamlara, hallere nail olan er, yüzden, saçtan, sakaldan, benden ne arar, ne ister?


Bu âlemde görünen her şey, o âlem güneşinin aksi gibidir.


Âlem; saç, ben, sakal ve kaş gibidir; her şey, kendi yerinde, kendi makamında iyidir, hoştur.


Tanrı’nın tecellisi gâh cemal yoluyla olur, gâh celal yoluyla olur… yüz ve saç da manalara misaldir.


Ulu Tanrı’nın sıfatları lütuf ve kahırdır. Güzellerin yüzleriyle saçlarında da bu lütuf ve kahır var.


(720) Bu duyulan sözler, duygularımızla duyup bildiğimiz şeylere delalet eder. Bu yüzden evvela duyup bildiğimiz şeyler delalet etmek üzere söylenmişlerdir.


Mana âleminin sonu yoktur. Söz, onun sonunu nerden görecek, nasıl ifade edecek?


Zevkten meydana gelen manayı söz, nerden anlatacak?


Gönül ehli olanlar, manayı anlatırlarken bir benzeriyle söyler, anlatırlar.


Çünkü duygularımızla anladığımız, bildiğimiz şeyler, mana âleminin gölgesi gibidir. Duygularımızla bilip anladığımız bu âlem, çocuğa benzer, mana âlemi de bu çocuğun dadısına.


(725) Bence tevile sığan bu sözler, önce kastettiğimiz manaları anlatmak için söylenmiştir.


Bundan ayrı ve herkesin bildiği, anladığı manalarda kullanılmaları sonradan olmuştur. Fakat halk kastedilen mana hangisidir, nerden bilecek?


Mana erleri, akıl âlemine baktılar, oradan sözler naklettiler.


Akıllı kişi, söz ve manaya inince manaya en uygun sözü buldu.


Buldu ama sözü, tamamıyla manaya benzetmenin imkanı var mı? Manaya tamamıyla uygun bir söz aramadan vazgeç, rahatça otur!


(730) Söz, manaya uymuyor diye kimse seni kınayamaz. Burada Hak’tan başka bir mezhep sahibi yok.


Fakat kendinde oldukça sakın ha sakın, şeriata aykırı söz söyleme… şeriata uy!


Gönül ehline yalnız üç halde gelişigüzel söz söylemeye ruhsat var: Tamamıyla kendinden geçip yok oluş, manevi sarhoşluk, şiddet ve zaruret.


Bu üç hali bilen, anlayan, sözlerin nasıl söylendiğini, manalara ne suretle delalet ettiğini de bilir, anlar.


Sende vecit ahvali yoksa sakın bilgisizlikle taklide uyup kafir olma!


(735) Hakikat halleri mecazi değildir; herkes tarikat sırlarını anlayamaz.


Dostum, hakikat ehlinden saçma şey çıkmaz. Fakat bunu da keşif yoluyla bilmek, yahut onların sözünü tasdik etmek gerek.


Sana sözlerin ne suretle söylendiğini, manalara nasıl delalet ettiğini kısaca söyledim… anlarsan bilirsin.


Manalarda ta sona bak… maksat nedir, onu gör; bu hususta nelere dikkat etmek lazımsa birer birer hepsini gör, incele.


Onların içinden asıl lazım olanını al, sözü, o manaya uydur… öbür manalardan arıt!


(740) Bu kaide esaslı bir surette yerleşti ve kabul edildi mi buna dair birkaç örnek daha vereyim:


Bak hele… güzelin gözünden neler oluyor? Bu hususta neler lazımsa hepsine dikkat et!


Güzelin gözünden hastalıklar, sarhoşluklar meydana gelmekte… dudağından varlık içinde yokluk zuhur etmekte.


Gözünden gönüller sarhoş ve mahmur bir halde… dudağından canlar örtünüp gizlenmede.


Gözünden bütün gönüller, derde düşmüş, la’l dudakları hasta canlara şifa….


(745) Gözüne âlem girmemekte ama dudağı her an bir lütufta bulunmakta.


Bir an erlik edip gönülleri okşamakta… bir an çaresizlere çare bulmada…


Şuhlukla suya, toprağa can üfürmede… bu üfürüşle göklere ateş salmada.


Her göz açıp kapayışı bir tuzak ve tane olmuş… o bakış yüzünden her bucakta bir meyhane kurulmuş.


Bakışıyla varlık âlemini yağma etmekte… öpüşüyle tekrar o âlemi düzüp koşmakta.


(750) Gözünden kanımız kaynayıp durmada… dudağından canımız hayran olup kalmada.


Bakışıyla gözü, gönül kapmada… işveyle dudağı, cana canlar katmada.


Gözüyle dudağından vuslat umdun mu bu, hayır demekte, öbürü peki demekte.


Bakışıyla âlemin işini bitiriyor, öpüşüyle her an can okşuyor!


Ondan bir bakış, bizden can verme… ondan bir öpüş sunma, bizden öpüp sorma!


(755) Bir bakışta âlem haşroldu. Derlenip toplandı, düzülüp koşuldu… ruhundan ruh üflemesiyle de Âdem zuhur etti.


Onun gözüyle dudağını düşündü, bu düşünceye daldı da bütün âlem şaraba tapmayı adet edindi.


Gözüne dünya bile görünmezken nasıl olur da o göze uyku girer, nasıl olur da o göz sarhoş olur?


Bizim varlığımız, tamamıyla sarhoşluktan, yahut uykudan ibaret. Rablerin Rabbi olan Tanrı ile uykunun ne münasebeti var?


Tanrı, neden “Seni göze aldım, gözettim” dedi? Akıl bundan hayretlere düştü!


(760) Sevgilinin saçlarına ait olan bahisse pek uzun. Ondan bahsetmek layık mı? Orası zaten sır yeri!


Benden o büklüm büklüm saçları sorma. Delilerin zincirini oynatma!


Dün gece boyunun uzunluğunu, güzelliğini söyledim de saçları dedi ki: Bırak bu bahsi, unut bu sözü!


O saçlar, düz olmaktan ziyade eğri… o saçlar yüzünden hakikati arayanın yolu, kıvrımlar içine düştü!


Bütün gönüller, o saçlar yüzünden zincirlere giriftar oldu… bütün canlar onların yüzünden ızdıraplara uğradı.


(765) Her yandan yüz binlerce gönül o saçlara takılmış… bir gönül bile o saçların halkasından kurtulmadı.


Ortadan ayrılmış saçlarını bir dağıtsa dünyada tek bir kafir bile kalmaz.


Saçlarının çemberi, fitne ve imtihan tuzağı olduğundan şuhlukla onun başını bedeninden ayırdı, kesti.


Fakat saçı kesilmişse ne gam… gece kısalırsa gündüz uzar!


(770) O saçlarla akıl kervanının yolunu vurdu… kendi eliyle onları vurdu, düğümledi.


Zülfü bir lahza bile istirahat etmez… gâh sabahı getirir, gâh akşam eder!


Yüzüyle saçlarından yüzlerce gündüz, yüzlerce gece meydana gelmekte… o saçlar, ne acayip oyunlar oynamakta!


O güzel kokulu saçların kokusunu yaydı mı derhal Âdem’in balçığını yoğurur.


Gönlümüz de o saçlara benzer… bir an bile sakin durmaz.


Onun yüzünden her an, işe yeni baştan başlamaktayız… canımızdan ümidimizi kestik!


Yüzüne iştiyak çeken, iştiyak ateşiyle yanıp yakılan bir gönlü var da gönül, onun için saçlarından perişan olmada, halden hale girmede!


Burada yüz, Tanrı güzelliğinin mahzarıdır… sakaldan murat da onun ululuk tapısıdır.


Yüzü güzellikte bir hat çekti de bizden başka güzel yok… bu çizgiden dışarıda bir güzel bulunamaz dedi.


Sakalı, can âleminin yeşilliği kesildi… ondan dolayı adına ebedilik yurdu dediler.


(780) Saçının karanlığıyla gündüzü gece et… sakalında da Âbıhayat kaynağını ara!


Sakalı, bıyığı nasıl Abıhayat içiyorsa sen de o nişanı olmayan makama var, Hızır gibi Abıhayat iç!


Sakalının, bıyığının yüzünü görsen şüphe yok, birlikten çokluğu birer birer bilir, anlarsın….


Saçından âlemin ahvalini anlar, sakalından, bıyığından gizli sırları okursun!


Yüzünde saçını sakalını gören gördü ama benim gönlüm, yüzünü saçında, sakalında gördü.


(785) Yüzü, “Seb’almesâni” olmalı ki oradaki her harf, manalar denizi!


O yüzdeki her kılın altında sır âleminden binlerce bilgi denizi gizli.


Sevgilinin letafette bir su gibi olan güzel yüzündeki tüylere bak da suya benzeyen kalbin üstündeki Tanrı arşını gör!


O yüzde zahir olan ve bir noktaya benzeyen tek beni bütün varlığı çeviren dairenin hem aslıdır, hem merkezi.


İki âlem dairesini meydana getiren çizgi ondan hasıl oldu… Âdem’in nefis ve kalb dairesi ondan meydana geldi.


(790) Kara bir noktanın aksinden ibaret olan ve kanlarla dolu bulunan gönül, o ben yüzünden harap ve perişan bir hale düştü!


Beni yüzünden gönlün hali, ancak kanlara bulanmak… o dudaktan dışarıya çıkmaya bir yol yok ki!


Bilmem ki beni mi gönlümüzün aksi… gönlümüz mü o güzel yüzdeki benin aksi?


O beni aksetti de gönlümüz mü meydana geldi… yoksa gönlün aksi mi o yüzde göründü?


Gönül mü onun yüzünde, o mu gönülde? Şu müşkül iş bana örtülü kaldı vesselam!


(795) Gönül gâh mahmur gözleri gibi harap… gâh saçları gibi ızdıraplar içinde.


Gâh o aya benzer yüzü gibi aydın… gâh siyah beni gibi karanlık.


Gâh mescit olmakta, gâh kilise… gâh cehennem kesilmekte, gâh cennet!


Gâh yedinci kat gökten daha üstün, daha yüce… gâh toprak yığınının altına düşmekte….


Zahitlikten, takvadan sonra dönüp yine şarabı, mumu, güzeli aramakta!

 
< Önceki   Sonraki >