| SORU 14. |
|
|
|
|
SORU 14. * * * Şarap, mum ve güzel, mananın ta kendisidir.. o mananın her surette tecellisi var. Şarapla mum, irfan nurunun zevkidir. Kimseden gizli olmayan güzeli de gör! Burada şaraptan murat sırça kandildir, mumdan murat da ışık… güzelse ruhlar nurunun parıltısı. Musa’nın gönlüne o güzelden bir kıvılcım sıçradı da şarabı ateş oldu, mumu ağaç! (805) Can şarabıyla can mumu, Esra gecenin nurudur; güzel de (Muhammed’in gördüğü) o büyük deliller, alametler! Şarap da hazır, mumla güzel de bura da… artık güzel sevmekten gafil olma! Seni, kendinden alacak, mahvedecek şarabı bir zamancağız olsun çek… belki varlığının elinden aman bulursun. Çek şarabı da seni, senden kurtarsın… karta olan varlığını denize ulaştırsın. Sürahisi sevgilinin yüzü… kadehi, sevgilinin şaraplar içen sarhoş gözleri olan şarabı iç! (810) Şarabı ve sakiyi içen şarabı… sürahisiz, kadehsiz iste, ara! Baki Tanrı2nın yüzünün kadehinden, sakisi “Onları Rableri suvarır” ayeti olan şarabı iç! Tertemiz şarap, sarhoşluk zamanında seni varlık pisliğinden arıtan şaraptır. Şarap iç de kendini bu soğukluktan kurtar. Çünkü kötü sarhoşluk, iyi adamlıktan yeğdir. Tanrı tapısından uzak düşene karanlıklar hicabı, nurdan iyidir. (815) Çünkü Adem’e karanlıklardan yüzlerce yardım geldi de İblis, nur yüzünden ebedi mel’un oldu. İçinde kendini gördükten sonra gönül aynası cilalanmış, ne fayda? Şaraba sevgilinin yüzünden bir ışık vurdu mu şarapta nice habbeler meydana gelir. Cihan da o şaraptaki habbelere benzer, can da. O hava kabarcıkları, Tanrı velilerine kubbelerdir. Aklıkül, o şarapla hayran olmuş, kendisinden geçmiş; Nefsikül, ona kulağı küpeli bir köle olmuştur. (820) Bütün âlem, o şarabın bir meyhanesine benzer… her zerrenin gönlü, o şaraba kadeh kesilmiştir. Akıl da sarhoştur, melek de sarhoş, can da sarhoş… hava da sarhoştur, yer de sarhoş, zaman da sarhoş! Gök, onun aşkıyla düşe kalka koşmakta, dönmekte… hava, gönlünde onun bir kokusunu ummakta! Melekler, o şarabı pak bir testiden içmişler… bir yudumcağız tortusunu da şu toprağa saçmışlardır. Unsurlar, o bir yudumcuk şaraptan sarhoş olmuş… gâh suya düşmüş, gâh ateşe. (825) Toprağa düşen o bir yudum şarabın kokusundan insan baş göstermiş, taa göklere kadar yücelmiştir. Onun aksiyle pörsümüş beden can kesilmiş; onun parlaklığıyla donmuş can ruh haline gelmiştir. Bir cihan halkının o şarap yüzünden daima başı dönmekte… hepsi de yerinden yurdundan olmuş! Birisi, o şarabın tortusunun kokusuyla akıllanmış… birisi, onun saf rengini söylemekte… Birisi, yarım yudumda sadık olmuş.. birisi, bir sürahiyle aşık olmuş. (830) Birisi de hepsini içmiş de ağzını açmış “daha da var mı?” diyor… ne de mertebesi yüce deniz gönüllü rint ya! Varlığı tamamıyla içmiş de ikrardan da geçmiş, inkardan da! Kuru zahitlikten de kurtulmuş, saçmasapan ve aslı olmaz sözleden de… meyhane pirinin eteğine sarılmış! Meyhaneye düşkünlük ve sarhoşluk, kendinden geçme, kurtulmadır… adam zahit bile olsa benlik küfürdür. Sana meyhaneden bir nişan göstermişler de “Birlik, izafi şeylerin hepsini terk etmektir” demişlerdir. (835) Meyhane, eşi, örneği olmayan âlemden bir nümunedir; hiçbir şeye aldırış etmeyen aşıkların durağıdır. Meyhane can kuşunun yuvasıdır… meyhane, lâmekân âleminin eşiğidir. Meyhane eri olmak, tamamıyla harabolmak, mahvolmaktır. Âlem, böyle adamın ovasında, bir seraptan ibarettir. Bu öyle bir meyhanedir ki ne haddi var, ne nihayeti… ne başlangıcını gören var, ne sonunu! Eğer, içinde yüz yıl koşup tozsan ne kendini bulabilirsin, ne başka birisini! (840) Bir bölük halk, orada elsiz, ayaksız koşup durmada… hepsi de ne mümin, ne kafir! Kendilerini unutturan şarabı içmişler, kendilerinden geçmişler… bütün hayırları da bırakmışlar, şerleri de. Her biri, dudaksız damaksız bir şaraptır içmiş de ardan da vazgeçmiş, namustan da! Vecitten meydana gelen anlaşılmaz sözleri, halvet hayalini… nuru, kerametleri… Hepsini, hepsini ir şarap kokusuyla elden çıkarmış, yokluk zevkiyle sarhoş bir halde yere yıkılmış.. (845) Tacı, abayı, asayı, tespihi, misvakı, şaraba rehnetmiş… hepsinden arınmış… Balçık içinde düşe kalka koşmada… gözlerinden yaş yerine kan akmada. Gâh sarhoşluktan naz âleminde şatırlar gibi aşını yüceltmede… Gâh yüz karalığından yüzünü duvara dönmede… gâh kızıl bir yüzle dar üstünde görünmede…. Gâh sevgilisinin iştiyakıyla sema girmede; gök gibi elsiz, ayaksız dönüp durmada. (850) Çalgıcıdan duyduğu her nağmeyle ona o âlemden bir vecit, bir hal gelmede. Can semai, sesten, harften ibaret değil… her perdede bir sır gizli. O şarabı içip bu sema giren şu on katlı hırkayı başından sıyırıp atmış… her renkten, her kokudan soyunmuş, çıkmıştır. O saf şarapla bütün kara, yeşil ve sarı renkleri yıkamış, arıtmıştır. Sofi, o saf şaraptan bir kadeh içmiştir de bütün vasıflardan saf olmuştur. (855) Canla bu pislik yerlerini geçmiş, buraları tertemiz aşmış… gördüklerinin yüzde birini bile söylememiştir. Şarap satan erlerin teine sarılmış, şeyhlikten de usanmıştır, dervişlikten de! Şeyhlik nedir, dervişlik ne? Bu ne bağdır ki? Burası, züht e takva yeri mi… bu ne delilik? Eğer büyüğe, küçüğe yüz tutar, büyüklükle, küçüklükle mukayyet olursan puta tapman, zünnar kuşanman, gavur olman daha iyi! |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|




