Ana Sayfa arrow Gülşen-i Raz arrow AÇIKLAMA 1
AÇIKLAMA 1 PDF Yazdır E-posta

AÇIKLAMA 1:


B: beyit





AÇIKLAMA 2:


B:3. Kaf –nun. Mesnevi, C.1, B. 3078-3079’a bakınız.


B:4. Tanrı’nın her şeyden önce bir levih, bir de kalem yarattığı, kaleme emredip olacak şeylerin hepsini levhe yazdırdığı rivayet edilmiştir. Vahdeti Vücuda, yani varlık birliğine inanan sofilere göre Mutlak Varlık olan Tanrı’nın zuhura olan meyli, zatının iktizasıdır. Nasıl ateş yakar, su boğarsa ve nasıl yakıcılık ve boğuculuk, ateşle suyun zatının muktezasıyse zuhur etmek de Tanrı’nın, zatının muktezasıdır ve zuhur etmemesi mümkün değildir. Hatta bu yüzden sofilerin bir kısmı, âlemi “hadi-i kadim”, yani Tanrı’ya nispetle sonradan olan, fakat evveli ve sonu bulunmayan bir tecelli saymışlar ve bu hususta Yunan filozoflarına uymuşlardır. Tanrı’nın bu zuhura olan meyli, çeşitli adlar alır. Her şeyi meydana getiren o olduğundan Kalem, her şey orada mevcut olduğundan Levih, her şeyi tedbir etiğinden Akıl ve Aklıkül, her şeyi ihata ettiğinden Arş, her şeyi o dirilttiğinden Ruh denir. Aynı zamanda “Hakikatı Muhammediyye” de denen bu ilk tenezzül, yani Tanrı’nın Mutlak Varlık âleminden bu ilk inişi, Tanrı’nın bu ilk zuhuru, zatını bilmesidir. Bütün âlem, bu bilgide ilmi suretler şeklinde sabit olmuştur ki bu âleme “A’yan-ı Sabite” âlemi denir. İşte kainat, bu ilmi suretlerin tecellisinden ibarettir. Kainatın, Tanrı’dan ayrı bir varlığı yoktur, Tanrı ilmindeki suretlerin tecellisi olmak itibariyle âlem vardır. Vacip olan, yani olmamasına imkan bulunmayan Tanrı, bu suretle mümkün olan yani olması da, olmaması da caiz bulunan şu fani suretlerle zuhur etmiştir ki bu zuhuru “Nefsi rahmani – Tanrı’ya ait soluk” denmiştir. Kudret kelimesinin ilk harfi “kaf” harfi olduğundan şair “kudretinin kafı” diyor ve bu sözle hem bir sanat yapıyor, hem de Tanrı dileğini kastediyor. Bu dilek de zuhura olan meylinden ibarettir. Aynı zamanda burada Tanrı’nın mümkün olan suretlerle bir zaman zarfında değil, ani olarak zuhur ettiğini bildiriyor. Yani Tanrı, her an Mutlak Varlıktır. Bu varlığın zati iktizası, zuhura olan meylidir Bu meyil, her an, bilgisinde eşyanın bilgiden ibaret bulunan suretlerini sabit kılar ki bu ilmi suretlerin zuhur da âlemi meydana getirir. Bu suretle âlem, her an Tanrı’ya döner ve Tanrı bilgisinde sabit olarak zuhur eder.



B:8. Külli âlem, Mutlak Varlık âlemidir, Tanrı’dır. Cüzi âlem Tanrı’nın tecelli ve zuhur âlemi olan bu âlemdir.



B:10. Halk âlemi, müddet ve madde ile var olan âlemdir. Unsurlar, nebat, hayvan ve cansız şeyler, gökler ve yıldızlar gibi. Emir âlemi, müddet ve maddeye bağlı olmayan âlemdir. Akıl ve nefis gibi Halk âlemine Nasut, Şehadet ve Mülk âlemi dendiği gibi Emir âlemine Melekut ve Gayb âlemi de denir. Mesnevi, C.2, B.1103 ve B.2582’ye de bakınız.



B:15-20. Sofilere göre mutlak Varlıktan başka bir varlık olmadığına göre şair, o varlığı, bir noktaya benziyor. Bir noktanın gayet hızlı dönüşü, nasıl göze bir daire şeklinde görünürse Mutlak Varlığın zuhuru da göze bir çok şeyler şeklinde görünmekte. Fakat hakikatta dairenin başlangıcı, sondan ibaret. Adeta, tek bir noktanın dönmesinden meydana gelen bir daire var, bütün âlem bu.



B:19. “Ahad”, bir ve eşsiz demektir, Tanrı adlarındandır. Ahmed de H. Muhammed’in bir adıdır. Arap alfabesinde “Ahad” le “Ahmed” arasında bir “M” harfi vardır, fark bu kadardır. Sofiler, Ahmed’i, yani H. Muhammed’i, daha doğrusu insanı ve bilhassa insanların içinde tek olan ve Tanrı’nın kemaline mazhar bulunan kamil insanı, Ahadin, yani Tanrı’nın zuhuru olarak bilirler. Aynı zamanda onlarca bu imkan âlemi, Ahadin Ahmed şeklinde zuhurundan ibarettir ki Ahmed kelimesindeki “Mim – M”, imkan âlemine bir işarettir.



B:20. “Deki bu benim yolumdur… Tanrı’ya bilerek, görerek çağırmaktayım…” sure 12, Yusuf, ayet 108.


B:21. Sofilere göre süluk, yani manevi yolculuk, halktan Hakka’dır. Bu yola düşenler, önce yalnız halkı görürler, Hakk’ı göremezler. Buna “Fark” denir. Yolculuğun sonunda halkın olmadığı ve her şeyin, Hakk’ın zuhurundan ibaret olduğu anlaşılır. Bu seziş, bu duyuş, bu görüş, yolcuya artık halkı göstermez; o, yalnız Hakk’ı görür. Bu makama da “Cem” denir. Salikin, yani manevi yolcunun, bu makama vardıktan sonra geri gelmesi şarttır. Dönüp yolculuğa başladığı yere geldi mi halkı, Hakk’ın zuhuru, Hakk’ı da halkın hakikatı olarak görür. Her şeyin, Hakk’ın zuhuru olduğunu bilir. Fakat her mahzarla, o mahzardaki zuhura göre muamelede bulunur. Bu makam, kemal makamıdır ve “Farkı sani – ikinci fark” ve “Cem’ul – Cem” diye anılır.


B:25. “Enelhak – ben Tanrıyım” diyen Mansur’dur. Mesnevi, C.2, B.305’e bakınız.


B:37. Emir Hüseyni. Kenzurrumuz, Zadülmüsafirin gibi manzum, Nüzhetülervah gibi mensur tasavvufi kitapları vardır. “Gülşeni iraz”, bu zatın sorularına verilen cevaplardan meydana gelmiştir. 718 şevvalinde (1318) vefat etmiştir, kabri Herat’tadır.


B:66. Mesnevi, C.3, B.3081’e bakınız.


B:79. Bir hükmü diğer bi hükümle karşılaştırarak nüspet veya menfi neticeyi ihtiva eden bir hüküm elde etmeye “Kıyas – Sıllogisme” denir. Her değişen fanidir, âlem de değişmektedir, şu halde âlem, fanidir gibi. Karşılaştıran iki hükümden birincisine “Mukaddem – Antécédent”, ikincisine “Tali – Conséguent”, elde edilen müspet veya menfi hükme de “Netice – Conséquence” derler.



B:81-82. Musa – asa. Mesnevi C.1, B.277 ve 2788’e bakınız.


B:89-90. Vacib, zatiyle var olan ve varlığında başka bir vara muhtaç bulunmayandır. Mümkün, var olmak için başka bir vara muhtaç bulunandır. Mümkün olanın varlığına sebep vacibse ne ala.. diğer mümkün bir şeyse onun da varlığına bir sebep vardır. O sebep vacibse Tanrı’dır, değilse ona da bir sebep vardır. Ve bu, böylece gider durur ki buna “Teselsül – ulanıp gitme” derler ve akıl bakımından olmayacak bir şeydir, elbette bu ulanıp gitmenin bir sonu vardır. Aynı zamanda bir şeyin varlığına sebep olan mümkün bir şeyse ondan başka ikinci bir mümkün de varlığına sebep olabilir. Hakiki sebep olarak ilk mümkün kabul edilirse onun varlığı ikinci mümküne bağlıdır. Fakat ikinci mümkün de birincinin varlığına bağlıdır, birinci mümkün olmasa onun da olmaması icabeder. Bu gerisin geriye, tersyüzüne gidiştir. Bu Devir ve Teselsül, eski mantıkın “vacibi ispat” kaidelerindendir.


B:102. Hulul, bir şeyin başka bir şeye geçişi, girişi demektir. Burada Tanrı’nın kula girişi ve kulda tasarruf edişi manasınadır. Vahdeti Vücutta böyle bir şey olmaz. Çünkü hulul için Tanrı’dan başka bir varlığın bulunması lazımdır. Halbuki onlarca bütün varlık onundur ve ondan başka bir şey yoktur.


B:105. Teşpih – Tenzih. Mesnevi, C.2, B.45, 57 ve 60’a bakınız.


B:106. Tenasuh. Bozolma manasına gelir. Eski Çin, Hint ve Yunan dinlerinde bulunan bir inanışa göre insan, bu dünyada kemale ermezse ölünce ruhu yine bir insan cesedine girer, yeniden dünyaya gelir. İnsan olacak kabiliyette değilse kendisinde hangi hayvan sıfatı galipse o hayvanın cesedine bürünür. İnsanlıktan da aşağıysa nebat, yahut, cemad olur… cemaddan nebata gelir, nebatı hayvan yer, hayvanı insan. Bu suretle yıllarca, asırlarca devrettikten sonra tekrar insan olur, kemale erişirse ruh, cesedi terk edince gerçek varlığa ulaşır, yücelikler âlemine çıkar… bu mertebeyi kazanamazsa bir kere daha devre düşer. İşte bu inanışa “Tenasuh” denir. Tenasuha inananlar arasında insan ruhunun, yalnız insana geçebileceğine inananlar olduğu gibi hayvana, yahut nebat ve cemat suretlerine de düşebileceğine inananlar vardır. Bu bakımdan bu mezhep, Tenasuh, Temasuh, Tefasuh gibi adlar alır, fakat umumi adı Tenasuhtur. Bunlarca ruhların sayısı aynıdır, değişmez ve ahret yoktur. Mükafat ve mücazat ruhun bedenden bedene geçmeyip yücelere ulaşması, yahut bedenden bedene geçmesi yoluyla olur. Bu inanış Kızılbaş – Bektaşilerle Hururfilerin bir kısmında ve bazı sofilerde vardır. Fakat gerçek tasavvuf, daima tenasubu reddeder.



B:107. İtizal, ayrılma manasınadır. Sünnilerden ayrılan ve bu yolu tutanlara Mutezile- Mutezili denir. Bunlara göre Tanrı’nın zatı sıfatları yoktur; cismi ve mekanı olmadığından görünmez; buna “Tevhid” derler. Kulların yaptıkları işlerde Tanrı takdirini de inkar ederler. Onlarca Tanrı, herkesin ne yapacağını bilir, fakat bilgisi, kimseye o işi zorla yaptırmaz. Herkes, kendi irade ve itiyariyle yapacağını yapar… neticesinde de Tanrı’nın mikafat, yahut mücazatına hak kazanır. Buna da “Adil” derler. Kendilerini “Erbabı Adl-i Tevhid” diye anarlar. Mutezile, kader hususunda, her işi Tanrı’nın yaptırdığını kabul eden ve kulun ihtiyar ve iradesini kökünden reddeyleyen Cebri mezhebinin tam zıddıdır. Mesnevi, C.2, B.61’e bakınız.


B:108. Kelam. Müslümanlık, İran ve Roma ülkelerine yayıldıktan ve eski Yunan felsefesi Müslümanlar arasına girdikten sonra Müslüman alimleri, felsefeye aynı silahla karşı durmak lüzumunu duymuşlar, bu suretle “Kelam” denen ve Müslümanlığın esaslarını istidlal yoluyla ispat eden bir felsefe meydana gelmiştir. Kelamı ilk temsil edenler “Mutezile”dir (S.10 B.107’nin izahına bakınız). İlk zamanlarda İslam alimleri, kelamın aleyhinde bulunmuşlarsa da sonradan hemen hemen bütün Müslümanlar arasına yayılmıştır. Felsefi münazaralar kelamla, yani sözle olduğundan bu dini felsefeye kelam dendiği söylenirse de bu sözün Yunanca “Logos” kelimesinin karşılığı olduğu daha doğrudur.


B:119. Cebrail, Mesnevi, C.3, B.6’a bakınız.


B:120. “Öyle bir zamanım olur ki Tanrı’yla beraber olurum….” Mesnevi, C.1, B.1938’e bakınız.


B:124-125. Siyah renk, sofilere göre kemal mertebesine mahsus bir renktir. Gece, nasıl karanlığıyla her şeyi örterse Tanrı’nın zat tecellisi de her şeyi, bütün mecazi varlıkları örter, yok eder. Bu bakımdan kemal rengi, kara nurdur. Halifeler de siyah sarık sararlar.


B:127. H. Muhammed’in “Yokluk, yoksulluk, iki dünyada da yüz karasıdır” dediği rivayet edilmiştir. Sofiler, bu yokluğu, manevi yokluk olarak kabul etmişlerdir. Hatta “Yokluk tamamlandı mı Tanrı kalır” diye bir sözü de hadis olarak rivayet ederler.


B:135. Sofilere göre vücut yani varlık, Tanrı’dır. Varlığın zıddı olan yokluk, hakikatte var olmayan bir mefhumdan ibarettir ve bu âlemin sıfatıdır. Bir mefhumdan ibaret olan yokluk, varlığın karşısında adeta bir aynadır. Tanrı bilgisinde eşyanın hakikatleri bilgi suretleri olarak sabit olmuş ve bunların tecellisi, âlemi meydana getirmiştir. Âlem, bu bakımdan aynada görünen suretlere benzer; Tanrı’dan ayrı bir varlığı yoktur, Tanrı’nın zuhuru olması bakımından vardır.


B:139. Mesnevi, C.2, B.364’e bakınız.


B:144. Mesnevi, C.1, B.1938’a bakınız.


B:151. Yürekteki kara noktacık, süveyda, Eskiler, yüreğin tam ortasında bir kara nokta olduğunu ve “Nefsi Natıka” denen insanın manevi varlığının, idrakin merkezi burası olduğunu söylerlerdi. Aynı zamanda H. Muhammed’in “Müminin kalbi Tanrı evidir” dediği de rivayet edilmiştir.


B:156. Ezel zamanın evveli tasavvur edilmeyen evveline; ebet de sonu olmayan sonuna denir. Her ikisi de zaman gibi mücerret ve zihni birer mefhun olup önsözlüğü ve sonsuzluğu bildirir. Son zamanlarda İsa Peygamber’in tekrar yeryüzüne ineceği İncil’de bildirildiği gibi H. Muhammed, hadislerinde bunu aynen kabul edilmiştir.


B:176. Simurg, Kafdağı, cennet, cehennem ve A’raf. Mesnevi, C.1, B.2962’ye bakınız.


B:169. “Senden vaat edilen azabın çabucak gelmesini istiyorlar. Tanrı, vaadinden dönmez. Şüphe yok, Rabbin katında bir gün, onlar sayıp durduklarından bin yıl gibidir” (Sure 22, Hac, ayet 47). Sofilere göre külli alemler beştir: 1. Zat alemi. Tanrı’nın bu âlemde taayyünü yoktur. Mutlak Varlık olan Tanrı, bu âlemde hiçbir sıfatla vasfedilemez. Hatta mutlak oluştan da mutlaktır. Bu âlemde Lahut âlemi de denir. 2.İlk taayyün âlemi. Bu âlem, Tanrı’nın zuhura olan meyli ve zatını bilmesidir (B:4’ün izahına da bakınız). 3. Melekut âlemi. Bu âlemde eşyanın hakikatleri Tanrı bilgisinde sabit olur ve bu sübut, sıfatları, ruhlar âlemini meydana getirir. Bu üç âlem, Gayb ve Emir âlemidir (B.10’un izahına bakınız). 4. Nasut âlemi. Tanrı bilgisinde sabit olan hakikatlerin zuhurundan ibaret bulunan bu âlemdir. 5. Kevni camii insani, yani bu dört âlemi toplamış olan varlık. İnsan âlemi. Bu son iki âlem de Ayn ve Halk-Şehadet âlemidir. Varlıkta kesafet ne kadar fazla olursa zaman ve mekan o kadar belli olur. Zaten zaman, hadiselerin, zuhurların nispet ve mukayesesinden doğan mücerret bir mefhumdur, mekan da kevne, yani vara tabidir. Bir şey, madde olarak var olmadıkça mekanı da var olmaz. Bu bakımdan Melekut âleminin bir günü, Nasut âleminin bin yılıdır. Hakk’a nispetleyse Nasut âleminin bir günü, elli bin yıl gibidir. Kur’an’da da “Meleklerle Cebrail, ona, miktarı elli bin yıl olan kıyamet günü ağlarlar” denmektedir (Sure 70, Maaric, ayet 4). Daha doğrusu Mutlak Varlığa nispetle zaman yoktur. Çünkü bu beş alemin birbirlerinden önceliği, zaman bakımından değil, zat ve zuhur bakımındandır… bu zuhur da zamanla değildir, anidir. Her an, Mutlak Varlık, zatını bilir, bu bilgisinde eşyanın hakikatleri sabit olur, bu sübut da şu âlemi izhar eder. Ve her an, yine zuhur, Tanrı bilgisine döner, o bilgi de zatın muktezasıdır. Yani âlem her an, gaypten zuhur etmekte ve gaybe dönmekte, her an yeniden yeniye yaratılıp durmaktadır. Şu halde zamanın hakikati olarak bir “an” vardır ki buna “Anı daim”denir.


B:170. 69’uncu sure olan Hakka suresinin 38 ve 39 uncu ayetlerinde “And olsun gördüklerinize ve görmediklerinize” denmektedir.


B:171. Cabelka, Doğuda gayet büyük bir şehirmiş… Cabelsa da batıda bir şehir. Bu iki mevhum şehir hakkında birçok sözler söylenmiştir. Bazılarınca bu iki şehir, Gayp ve Şehadet âlemleri arasında misali iki şehirdir. İyi kişiler, ölümlerinden sonra Cabelka’ya giderler, iyilikleri, orada kendilerine güzel ve misali suretleri görünürler. Cabelsa da, kötülerin misali bir berzahıdır. Bazılarına göreyse Cabelka’dan maksat, her şeyi ihata eden ve vücup ile imkan, Mutlak Varlıkla âlem, gayp ile ayın arasında bir berzah olan ilk taayyün âlemidir. Cabelsa’dan maksat da Tanrı’nın bütün adlarını, sıfatlarını toplamış insandır. Adeta Cabelka’da doğan, Cabelsa’da batar. Bundan dolayı da Cabelka doğuda, Cabelsa batıda denmiştir. İlk izahta Eflatın’un İde nazariyesinin tesiri açıkça görünmektedir.


B:173. Bu Tanrı, öyle bir Tanrı’dır ki yedi kat gökü ve onlara benzer ve eşit olarak yeryüzünü yarattı. O, şüphesiz her şeye kadirdir ve şüphe yok onun bilgisi her şeyi kaplar… bunu bilseniz diye emri, gökle yer arasına iner” sure 65, Talak, Ayet 12, Abbasoğlu Abdullah, “Bu ayetin tefsirini söylesem beni taşlar, yahut da kafir derdiniz” demiş. Yine aynı zatın yıldızları kastederek “Orada da benim gibi, İbni Abbaslar var” dediği rivayet edilmiştir.


B:185. H. Muhammed’in “Kocakarılar dininde olun” dediği rivayet edilmiştir. Lahici’ye göre bu sözden maksat, şeriat emirlerini tevil etmeye kalkışmamak ve onları, olduğu gibi kabul etmektir; Tanrı’yı bilme ve Tanrı’ya ulaşma hususunda da çalışmayı bırakmak emredilmiş değildir; Şair, bu beyitle bunu söylemektedir.


B:186. Kadınların akılları ve dinleri noksandır diye bir söz, hadis olarak rivayet edilmiştir. H. Ali’nin, akılları az olduğundan iki kadının şahitliği, bir erkek yerine geçer… hayız zamanı namaz kılmazlar, dinleri noksandır… mirasta da erkekten az hak alırlar, bu bakımdan hakları azdır diye bu sözü açtığı rivayet edilir.


B:186, 191. Mesnevi, C.1, B.246’ya bakınız.


B:192. Mesnevi, C.1, B.25 ve 2788’e bakınız.


B:193. Mesnevi, C.1, B.26’ya bakınız.


B:197. Miraç, yani H. Muhammed’in göklere ağması, Kur’an’da ve hadislerde anlatılmaktadır. Mekke’den Kudüs’e kadar Kur’an’ın 17. suresinin (Esra) ilk ayetinde bildirdiği gibi 53. surede de (Necim) göklere ağdığı, Cebrail’i gördüğü, Cebrail’in H. Muhammed’e iki yay kadar, yahut daha yakın yaklaştığı, Cebrail’i bir kere de asli suretiyle yedinci kat gökün ötesindeki sınır ağacının yanında gördüğü, cennetin de o ağacın yanı başında bulunduğu… ve Tanrı’nın yüce ve ulu delillerini gördüğü bildirmektedir (ayet 6-18).


B:198. Miraç, Ayşe’nin evinde olmuştur diyenler vardır. Ebu-Talib’in kızı Ümmehani’nin evinde olduğuysa meşhurdur. Bu bakımdan miracın bir kere olmayıp bir çok defalar olduğunu söyleyenler vardır. Miracın, H.Muhammed’in cismiyle, yahut ruhiyle olduğu hakkında da bir çok sözler söylenmiştir. “Beni gören, şüphesiz beni görmüştür… çünkü Şeytan, benim şeklime giremez” diye bir hadis vardır. Sofiler, bunu “beni gören Hakk’ı görmüştür” şeklinde kabul ve hadisteki “Şüphesiz beni görmüştür” mealini bildiren “hak” kelimesini Tanrı olarak tevil ederler.


B:199. Kur’an’ın 53. suresinin (Necim) 9. ayetinde Cebrail’in miraçta H. Muhammed’e iki yay miktarı, yahut daha yakın bir derecede yaklaştığı bildirilmektedir. Ayetteki “kab” kelimesinin yayın, ok dayanan ortasındaki çizgi manasına geldiğini, “Kavseyn- iki kavis” kelimesinin de bu çizgiden itibaren yayın sağlı sollu iki kavsinden ibaret bulunduğunu bildirmekte olduğunu kabul eden Vahdeti Vücutçular, ayete Tanrı ile Muhammed’in yakınlığı, yayın iki kavsi kadar, hatta daha da yakın bir dereceye vardır” tarzında mana verirler ve iki kavsi, vücup ve imkan (B:89-90’nin izahına bakınız) diye tevil ederler ve bu suretle Muhammed, imkan âleminde zahir olan, vacip Tanrı bulunduğunu bildi, gördü ve bu hakikate erdi, hatta daha ileriye de gitti; imkan âleminin hakikatte olmadığını, her şeyin Hak olduğunu anladı derler.


B:202. Araz, cevher. Mesnevi, C.1, B.686’ya, irap, C.2, B.3632’ye bakınız.


B:203. Besmeleyle, kendisinden önceki ve sonraki ayetlerden ayrılan ayetlerin hepsine birden sure denir. Surelerin H. Muhammed tarafından tertip edildiği anlaşılmaktadır. Surelerdeki tam sözlere ayet adı verilir. İhlas suresi, Kur’an’ın 112. suresidir. Dört ayetten ibaret olan bu surede Tanrı’nın birliği anlatılmaktadır. Fatiha suresi, Kur’an’ın ilk suresi, zaten fatiha, başlangıç demektir.


B:204. Aklı kül. Mesnevi, C.1, B.1889, 3856, C.3, B.3080’e bakınız.


B:205. Kur’an’ın 24. suresinin 35. ayetinde “Tanrı, göklerin ve yeryüzünün nurudur. Nuru, içinde kandil bulunan bir kandilliğe benzer. Kandil, sırça içindedir. O sırça da parlak bir yıldıza benzer. Doğuda ve Batıda bulunmayan mübarek zeytin ağacından parlar, ışık verir. Ona bir ateş dokunmadan yanar, parlar… nur üstüne nurdur. Tanrı, dilediğine nuruyla doğru yolu gösterir ve insanlara misaller getirir… ve Tanrı, her şeyi bilir” denmektedir. Bu ayete Nur ayeti dendiği gibi bu münasebetle sureye de “Nur Suresi” adı verilmiştir. Beyitte Nefsikül, bu kandile benzetilmiştir. Mesnevi, C.1, B.3756’ya bakınız.


B:206. Tasavvufla Hukema felsefesini birleştirenlere Arş, sabitelerin bulundu sekizinci kat göktür. Kürsi de hiçbir iye bulunmadığı ve dümdüz olduğu için “Atlas” adını alan ve sekizinci kat gökü kaplayan dokuzuncu kat göktür.


B:207. Kur’an’ın on beşinci suresinin (Hıcr) 87. ayetinde “Sana Kur’an’dan yedi tekrarlanan ayetten meydana gelen sureyle kadri pek büyük Kur’anı’ı verdik” denmektedir. Tekrarlanan yedi ayet, ilk sure “Fatiha – başlangıç”tır. Bu münasebetle bu sureye “Seb’almesani” adı verilir. Bu adın verilmesindeki sebebi türlü türlü anlatmışlardır. Bu sure bir kere Mekke’de, bir kere tekrar Medine’de indiğinden, yahut ayetleri kullan Tanrı arasında olduğundan, yahut her namazda tekrarlandığından bu adı almıştır demişlerdir. Yedi ayet olan bu sureyi yedi kat göklere benzetenler de vardır.


B:208. Üç mevlüt – üç çocuk, Mesnevi, C.1, B.1899, 3756, C.3, B.3080’e bakınız.


B:210. Unsurlar, tabiatlar. Eskilere nazaran madde âlemi, dört basit unsurdan, yani ateş, hava, su ve topraktan meydana gelmiştir. Bu dört unsurdan ateşin tabiatı sıcaklık, suyun yaşlık, havanın soğukluk, toprağın kuruluktur. Mesnevi, C.2, B.1625, C.3, B.3080’e bakınız.


B:213. H. Muhammed’in “Müminin kalbi Tanrı arşıdır” dediği rivayet edilmiştir.


B:221. Eskilere nazaran gökler, birbirlerini kaplar ve daire şeklindedir. Birinci kat gökte Ay, ikinci katta Utarit, üçüncüde Zühre, dördüncüde Güneş, beşincide Mirrih, altıncıda Müşteri, yedincide Zuhal vardır. Bu yedi kat gökü, on iki burcun bulunduğu sekizinci kat gök kaplar. Bu göke sabiteler ve burçlar gökü denir. Hukemaya göre Arş, bu göktür. Bu gökü de içinde hiçbir şey bulunmayan “Atlas Gökü” kaplar ki Hukema, bunu “Kürsi” sayarlar. Dokuzuncu kat göke “Feleküleflak - göklerin gökü” de denir. Eskilere göre bu gök, doğudan batıya doğru döner ve bütün göklerle yıldızları da döndürür. Bu suretle bu gök, kendi kendisine döner, öbür gökler, buna uyarak dönerler. “Feleki azam – en ulu gök” de denen Atlas gökü, yirmi dört saatte bir kere âlemi devreder. Sekiz gökün iki türlü hareketleri vardır: Biri, Atlas göküyle beraber doğrudan batıya, biri de aksi olarak batıdan doğuya. Bu ikinci hareket, onların asli hareketidir.


B:222. Dokuzuncu kat gökün iki kutbu vardır. Bir tanesi Binatünnaaş denen yıldız kümesine yakın şimal kutbu, öbürü yeryüzünün altında bulunan cenup kutbu. Bu iki kutuptan geçtiği farzedilen daireye Muaddelünnehar dairesi (Meridyen) denir. Güneş, bu dairenin hizasına gelince gece ile gündüz müsavi olur. Dokuzuncu göke de muaddel derler. Sekizinci gök, bu gökün altında ve buna bitişiktir, bu bakımdan sekizinci felek, adeta dokuzuncu feleğin kürsüsüdür. Bunların arasında ayrılık olmadığı gibi bu iki gök yarılıp onulmazlar da. Eskiler, göklerin yarılıp onulmasını bir mesele saymışlar ve bu hususta bir hayli sözler söylemişlerdir. Lahici, Muhiddini Arabi’nin yedi kat gökün yarılıp onulabileceğini, fakat bu iki kat gökün yarılıp onulmayacağını kabul ettiğini söyler.


B:223. On iki burcun adları sırasıyla şunlardır: Hamel (koç), Sevir (öküz), Cevza (ikizler), Seretan (yengeç), Esed (aslan), Sünbüne (başak), Mizan (terazi), Akrep ,Kavs (yay), Cediy (oğlak), Delv (kova), Hut (balık).


B:229-232. Yedi yıldızın her biri, bir burçta iken daha parlak görünür ve eskilere kuvveti artar. Bu burca, o yıldızın şeref yurdu denir. O burçtan itibaren yedinci burçta da kuvveti son derece eksilir; bu bakımdan o burca da, o yıldızın vebal hanesi derler. Bu beyitlerde yedi yıldızın şeref haneleri söylenmektedir.


B:233-234. Ayın hilal halinden mahak, yani tersine hilal haline gelinceye kadar yirmi sekiz konağı vardır. Esasen bir ay, yirmi sekiz gün ve küsur saat, dakika ve saniyedir. Fakat şeriatta hilalin görünmesi esas tutulduğundan bazı aylar yirmi dokuz, otuz olur ve bu suretle güneş yılıyla ay yılı arasında her yıl on günlük bir fark bulunur. Bu yirmi sekiz konağın adları da vardır. 234. beyit, Kur’an’ın 36. suresi olan Yasin suresinin 39. ayetinden alınmadır.


B:244. Vebal, B.22-232’nin izahına bakınız.


B:254. Cisimler, eskilere göre suret ve heyuladan meydana gelir. Heyula, asıl ve madde manasına gelen Yunanca bir kelimedir. Maddenin her sureti kabul etme kabiliyet ve vasfıdır. Heyula, surete mahal olan cevherdir.


B:263. Kur’an’ın 33. suresi olan Ahzab suresinin 72. ayetinde “Şüphe yok ki biz, emaneti göklere ve yere dağlara arzettik de yüklenmeden çekindiler ve ondan korktular; onu insan yüklendi… şüphe yok insan, çok zalimdir, çok bilgisizdir” denmektedir. Sofilerce ayetteki emanetten maksat, Tanrı adlarıyla sıfatlarının topluluğu, yani Tanrı’nın zatı zuhurudur. Göklerle yerlerin ve dağların, bu zuhura kabiliyeti yoktur. Bütün âlem Tanrı sıfatlarının zuhurudur; insan, zatının zuhurudur ve insan, kainatın ruhu demektir. Ayetteki “zalum” kelimesi, onların bir kısmına göre “zulmet – karanlık” kelimesinden türemedir. Karanlıktan maksat, yokluktur. Bu bakımdan insan, yokluğa en ziyade kabiliyetlidir. Tanrı’nın zuhur mertebelerinin en sonu olduğundan ve yokluğa en ziyade kabiliyetli bulunduğundan dolayı da Mutlak Varlığın kemaliyle zuhuruna en kabiliyetli bir ayna mahiyetindedir. “Cehul” da en bilgisiz manasına gelir ki tam bilginin zuhuruna kabiliyetten kinayedir. Hulasa, ayette görünüşe göre bir zem vardır ama hakikatte methin en yükseğidir.


B:267. Adem – secde. Mesnevi, C.1, B.92’ye bakınız.


B:271. Eskilere nazaran dünyanın dörtte bir kısmı mamurdur ve hayat o kısmında vardır. Bu kısma “Rub’u meskun – içinde adam bulunan dörtte bir kısım” derler ve bu kısmı yedi iklime bölerler.


B:274. Tabii kuvvet, insanda irade ve ihtiyarsız bulunan, kendi kendine zuhur edip işleyen kuvvettir ki bunların esası on tanedir; Hazmetme fazla şeyleri vücuttan atma, bir şey düşünme, anlama gibi. Bunların her birini zuhur itibariyle bin sayarak on bin diyor. İradi kuvvetler de, insanın irade ve ihtiyarıyla zuhur eden kuvvetlerdir.


B:300-301. Tanrı varlığı, Tanrı hakikati manasına gelen “hüviyet” kelimesindeki “H” harfinin Arap imlasında şu şekilde iki gözü vardır: …. Fakat bu “H”, Allah kelimesine girince, kelimenin sonuna gelir ve Arap imlasına göre şu şekilde ve bir gözlü olur: ….. Birliği anlatmak için bu imla kaidesini misal getiriyor.


B:306. Ayın ve gayın, Arap alfabesinin on dokuzuncu ve yirminci harfleridir. Ayın harfi şu şekildedir:…. Gayın harfinin bu harften farkı üstündeki bir noktasıyladır:…. Aynı zamanda ayın: vücut, hakikat ve göz manalarına, gayın da bulut ve örtmek manalarına gelir. Şair, bu iki harfin şekil ve manalarıyla oynuyor.


B:312. Yolcudan maksat, salik denen ve hakikate ulaşmak için bir kamil kişiye tabi olarak manevi yolculuğa düşen kişidir.


B:323. Bu beyitte de baş tarafta anılan daireyi misal getiriyor. Mutlak Varlık olan Tanrı, zati iktizası olan bilgisiyle zuhur eder, bu bilgide bütün eşyanın hakikatleri, bilgi suretleri olarak zahir olur. Bunların zuhuru da bu Alemdir. Alem, yani madde alemi, dört unsurdan meydana gelmiştir. Göklerle unsurların birleşmesinden üç çocuk meydana gelir: Cemat, yani cansız şeyler; nebatlar ve hayvan, yani canlılar. Canlıların en kamili insandır. İnsan, bu şekilde zuhur etmeden önce ana rahminde ve baba belinde birer karta sudan ibarettir. Ana ve baba, bu bir karta suyu, yedikleri şeylerden, yani hayvan, nebat ve ceamttan toplanmıştır. Bu üç varlığa dört unsur, adeta ana, dokuz kat gök de babadır. Yani cemat, nebat ve hayvan dört unsurla (hava, su, ateş, toprak) dokuz kat gökten meydana gelir. Dokuz kat gök ve dört unsursa, yaratıcı kudretin fa’al ve münfail tecellilerinden doğmuştur. Münfail tecelliye “Nefsikül”derler ki bu, fa’al kudretin yani “Aklıkül”ün münfail şekilde bir zuhurudur. Aklıkül, yaratıcı kudretin, Mutlak Varlığın, zatı muktezasıdır. Bu suretle Mutlak Varlık, insan suretiyle zuhur edinceye kadar Aklıkül, Nefsikül, dokuz felek, dört unsur ve üç mevlüdü devr eder, son ve kamil zuhuru insandır. Bu inişi, adeta bir yarım daireye benzetirler. Başlangıç, Mutlak Varlıktır, bitim de insan. Bu suretle insanlık noktası, Mutlak Varlığa nazaran en aşağı noktadır ve birlik noktasının tam karşılığıdır. Bu yarım daireye “iniş kahvesi” derler. İnsan, bu zuhurda kemal kazanırsa sırasıyla bütün işlerin Tanrı işi olduğunu (tevhidi ef’al – cemi makamı), sıfatların Tanrı sıfatları bulunduğunu (tevhidi sıfat – hazretülcem makamı) ve nihayet her şeyin Tanrı zuhuru olması bakımından var olan bir varlıktan başka bir şey bulunmadığını anlar (Tevhidi zat – Cem’ulcemi makamı) ve nihayet her şeyin Tanrı zuhuru olup alemin hakikatte yok, Tanrı zuhuru olması bakımından var olan bir varlıktan başka bir şey bulunmadığını anlar (Tevhidi zat – Cem’ulcemi makamı) ve yine Mutlak Varlığa ulaşmış olur ki bu suretle diğer yarım daire de tamamlanmış olur. Bu yarım daireye de “çıkış kavsi” derler.


B:328. Cezbe, Tanrı’nın kulu kendisine çekişidir. Sofiler ve bilhassa Melami – Hamzavilerle Mevleviler gibi aşkı, süluk esası olarak kabul edenler, cezbeye çok ehemmiyet verirler. Cezbe ile mevhum varlık, birdenbire yıkılır, dağılır, mahvolur ve Hak varlığı zuhur eder.


B:329. İlliyyin ve siccin. Mesnevi, C.1, B.640-641’e bakınız.


B:331. Kur’an’ın on dokuzuncu suresi olan Meryem suresinin 56-57. ayetlerinde “Kur’an’da İdris’i an; şüphe yok o, çok doğru sözlü, doğru özlü bir peygamberdi. Onu yüce mekana yükselttik” denmektedir. İdrsi Peygamber, rivayete göre diri olarak göke alınmış ve cennete girmiştir.


B:335. İsa Peygamber de İncil ve Kur’an’a göre göke ağmıştır ve dördüncü kat göktedir. Mesnevi, C.2, B.918’e bakınız.


B:339-340. Sofiler, peygamberlerde iki manevi sıfat kabul ederler: Vlayet, Nübüvvet. Velilik, peygamberin içyüzüdür, Hak’la muamelesidir. Peygamber, Tanrı’dan vilayetiyle emir alır, peygamberliğini ispat eden mucizeler gösterir, nübüvveti, yahut risaleti, yani elçiliği ise peygamberliğidir ki aldığı emirleri halka bildirmesidir. Bu bakımdan sofilerce peygamberin vilayeti, nübüvvetinden üstündür. Peygamber, peygamberliğini bildirmek ve ispat etmek için mucizeler gösterir, bu suretle peygamberde velilik açıktır. Halbuki peygamber olmayan veli, memur olmadıkça keramet gösteremez ve Hak’la olan muamelesi de zaten gizlidir. Bundan dolayı velide velilik gizlidir, herkes, onun “veli – Tanrı dostu” olduğunu bilemez.


B:345. Sofiler, süluku de bir daire şeklinde temsil ederler. Manevi yolcu, önce Hak’la halkı ayrı bilirken vahdet makamına irişir, zati tecelliye mazhar olur, görüşünde, bilişinde, duyuşunda Hak’tan başka bir şey kalmaz. Bu suretle adeta bir dairenin en alt noktasından en üst noktasına varmış olur. Fakat bu makamda kalırsa kemal sahibi olamaz ve irşada kalkışamaz. Çünkü bu makam, tamamıyla yokluk makamıdır. Oradan geriye dönmesi ve başladığı yere gelmesi lazımdır. Başladığı yere gelince halk ile Hakk’ı beraber görür; halkı, Hakk’ın zuhuru olarak bilir; bu suretle kemale erişir. B.21’in izahına da bakınız.


B:349-350. Şeriat, istilahda Tanrı’dan gelen ve peygamber tarafından bildirilen hükümlere denir. Tarikat, Hakk’a ulaşılacak manevi yola denir. Hakikat da Vahdeti Vücutçulara birlik makamıdır. Bu bakımdan hakikat, şeriatın içyüzü, şeriat de hakikatın dış yüzüdür. Tarikat şeriattan hakikate, dinin dış yüzünden içyüzüne giden manevi yoldur.


B:352. Tanrı’nın “Velilerim, kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse bilmez,..” dediği rivayet edilmiştir.


B:359-367. Vahdeti Vücutçulara nazaran hakikate ulaşan, tam, yokluğa varmış demektir. Artık onda hiçbir varlık olmadığı için Tanrı tekliflerinden kurtulmuş olur. O makamda kalırsa vahdete erişmiş olmakla beraber kemale erişmemiştir. Geriye dönünce kemale erişir ve zahiri, şeriat, batını da hakikatle bezenmiş olur. Bu zat, artık istidat sahiplerini irşat edebilir. Her irşadında onlarla beraber bir kere daha bu daireyi seyretmiş olur. Bu suretle sırrı ve hakikati, irşad ettiği adamadan zuhur etmiş olur ki bu zuhur ve tecelli, tenasuh değildir, B.160’ın izahına da bakınız.


B:369-394. Şeyh Mahmudu Şebusteri, nübüvvetle vilayeti de bir daire ile temsil etmektedir. Yarım daire nübüvvet, yarım daire de vilayettir. Daire, Adem Peygamberle başlıyor, o noktanın tam karşısında olan noktada, yani H. Muhammed’de bitiyor. H.Muhammed, peygamberliğin bütün kemaline sahip ve son peygamber. Ondan sonra nübüvvetin batını olan vilayet devri başlıyor. Lahici’ye göre bu devre, Ali ile başlar ve her veli, nübüvvet yarım dairesindeki peygambere karşılık ve onun zuhuruna ve kemaline sahiptir. H. Muhammed’e önceki peygamber, İsa Peygamber’dir. Ali, vilayet yarım dairesinde İsa’ya karşıdır. Bu yüzden onda İsa zuhur görünmüş, hatta bazıları, İsa’ya olduğu gibi ona da Tanrı demişlerdir. Nihayet, velayet yarım dairesinde başlangıç noktasına gelinir ki bu, nübüvvetin bitim noktasının tam karşısındaki noktadır ve bu bitim noktası, Mehdi’dir. On ikinci imam olan Muhammed Mehdi, bu suretle H.Muhammed’in kemaline sahiptir. O zuhur edince yeryüzünden zulüm kalkacak, din birleşecek. H. Muhammed’den itibaren bütün veliler, H. Muhammed’in nübüvvetinin batını olan “Hatmi Vilayet – veliliğin bitimi”ne mazhar olan Mehdi’nin azası gibidir. Asaleten veli odur, diğer velilerdeki zuhur, onun zuhurudur. Bu “Hatmi vilayet” telakkisi, Horasan sofilerinden Muhammed İbni Aliyyülhakimmittirmizi (255/868-869) ile başlamış, Muhiddini Arabi tarafından (638/1240) tazelenmiştir. Muhiddini Arabi, vilayete zahiri ve batını birer hatem kabul eder. Zahiri hatem, Mehdi’dir. Batını hatem ise kendisidir. Muhiddin, bu hususta pek ileri gitmiş ve haklı olarak da birçok itirazlara hedef olmuştur (Bosna’lı Abdullah’ın Fusus şerhine bakınız, 1290 Matbaa-i Amire, mukaddime, 7-20).


Mahmudu Şebusteri, Hatmi Vilayet bahsinde Muhiddin’den hiç bahsetmemekte ve Hatemi Vilayet olarak doğrudan doğruya Mehdi‘yi kabul etmektedir.


B:380. H. Muhammed’in gölgesi olmadığı rivayet edilmiştir.


B:382. Kur’an’ın 11. suresi olan Hud surensin 112. ayetinde H. Muhammed’e “Emredildiğin gibi doğru ol, doğru hareket et” denmektedir.


B:385. H. Muhammed’in “Şeytanım, benim elimde Müslüman oldu” dediği rivayet edilmiştir.


B:402-403. “Kul, nafilelere, yani farzdan başka ibadetlere deva ede ede bana yaklaşır durur. Nihayet ben, onu severim. Sevince de kulağı, gözü, dili, eli, ayağı kesilirim; benimle tutar, benimle tutar, benimle yürür” mealinde bir hadisi kutsi, yani Kur’an’dan olmayan ve peygamber vasıtasıyla ve Tanrı ilhamıyla bildirilen Tanrı sözü vardır. Söfiler, bu yakınlığa “Kurbi Nevafil = nafile yüzünden elde edilen yakınlık” derler. Şeyh Mahmudu Şebusteri, bu makamın “la ilahe illallah – Tanrı’dan başka yoktur tapacak” zikriyle elde edileceğini söylüyor ve bu şehadet kelimesindeki “Yoktur tapacak” sözünün arapçası olan “..” yı bir süpürgeye benzetiyor; bu süpürgeyle kalbin Hak’tan başka her şeyden süpürülüp arıtılmasını tavsiye ediyor.


B:409. Sofilere göre bedendeki ruh gibi kalpte bulunan ve müşahede mahalli olan Tanrı lütfuna “SIR” denir.


B:419. Elestü. Mesnevi, C.1, B.7241’e bakınız.


B:440. Mesnevi, C.3, B.1203’e bakınız.



B:444. Mesnevi, C.1, B.2788’e bakınız.


B:452. Hulül, Tanrı’nın kula girip kulun Tanrı olmasıdır. İttihat, kulla Tanrı’nın birleşmesidir. Vahdeti Vücutçularca bunların ikisi de batıldır, çünkü varlık, yalnız Hakk’ındır, ondan başka bir varlık olmadığı için hulule de imkan yoktur, ittihada da.


B:460. Ani daim. B.169’a bakınız.


B:476. Mesnevi, C.2, B.946’ya bakınız.


B:503. Kur’an’ın 10. suresi olan Yunus suresinin 24. ayetinde mealen “Dünya yaşayışı, ancak gökten yağdırdığımız yağmura benzer… insanların, hayvanların yedikleri otları yetiştirdi…. Yeryüzü, onlarla süslendi, bezendi; yeryüzündeki halk bunları yapabileceklerini, bu otları yetiştirebileceklerini sanırlar… derken bir gece, yahut bir gün emrimiz geliverdi de onları kupkuru hale getirdik… sanki dün hiç biri yokmuş! İşte düşünen kişilere delillerimizi böyle etraflı anlatırız” denmektedir.


B:525-535. Kulların yaptıkları iyi veya kötü işlerde Tanrı takdirini kabul etmeyen Mutezileye göre Tanrı herkesin ne yapacağını bilir, fakat kul, kendi irade ve ihtiyariyle yapacağını yapar… Tanrı’nın bilgisi, kulu, yapacağı işe cebretmez. Bu mezhebe uyanlara “Kaderiye” denir. Şeyh Mahmudu Şebusteri, bu yolu, ateşe tapanların yoluna benzetmektedir. Zerdüştilere göre hayır ve şerrin iki mebde ve faili vardır. Hürmüz, hayır müvekkilidir… bütün iyilikler, ondandır. Ehrimen, şer müvekkilidir… bütün kötülükler de ondandır. H. Muhammed’den de “Kadere inanmayanlar, bu ümmetin Mecusileridir” mealinde bir hadis rivayet edilmiştir. B.107’ye bakınız.


B:541-543. Bu beyitlerde suç işleyenden maksat, Adem Peygamberdir, melun olan da Şeytan’dır. Mesnevi, C.1, B.1250-1255, C.2, B.257-630’a da bakınız.


B:587-588. H.Muhammed’den böyle bir hadis rivayet edilmiştir.


B:591. Kur’an’ın 17. suresi olan Esra suresinin 14. ayetinde “Oku kitabını… bugün sana sorucu olarak bu yeter” denmektedir.


B:592-600. Sırat, Müslümanlığa göre cehennemin üstündeki kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprüdür. Günahkarlarla kafirler, bunun üstünden geçerken cehenneme düşecekler, müminlerle sevaplılar, imanlarının kuvvetine ve sevaplarına göre sırattan göz açıp yumuncaya kadar bir müddet içinde, yahut yıldırım gibi, yürük at gibi yahut da sürüne sürüne geçeceklerdir. Bu köprünün öte tarafında cennet vardır. Cennet sekiz tanedir, cehennem yedi. Şeyh, adaleti sırata benzetiyor. Adalet, hikmet, iffet ve yiğitlik… yani bu dört sıfat, dört sırrıyla beraber sekiz olur. Adaletin bir tek zıddı vardır: Zulüm. Öbür üç sıfatı bir ileri gidişi, bir de geri kalışı, yani her birinin iki zıddı vardır. Hikmetin ilerisi saçma sapan söylenme, bir şeyin fazla üstüne düşmedir. Gerisi de hiç söylenmemek, hiçbir şeye aldırış etmemektir. İffetin fazlası şehvetten kesilmektir; azı da şehvete düşkünlüktür. Yiğitliğin ilerisi pek gözlülük, gerisi korkaklıktır. Hulasa her üç sıfatın ikişer zıddı altı olur. Adaletin zıddı olan zulümle yedi eder ki yedi cehennem budur. Yani bu dört sıfatla sıfatlanan cennetliktir, zıtlıklarıyla sıfatlanan cehennemlik.


B:613-614. Eskiler, unsurlarda tabiatlar kabul ettikleri gibi yıldızlarda da tabiatlar kabul ederlerdi. Şeyh, yıldızların tabiatını arızı – eğreti sayıyor. B.210’a da bakınız.


B:616. Nefsinatıka, insanın maneviyatıdır ki maddeden mücerret bir cevherdir. İnsandaki idrak ve Tanrı’yı bu maneviyatla olur.


B:647. “O gün, yani kıyamet günü gizli şeyler meydana çıkar” sure 66, Tarık, ayet 9.


B:663. 75. surenin (Kıyamet) 29. ayetinde ölüm hali anlatılırken “Ayak, ayağa dolaşır” denmektedir.


B:667. “Yeryüzünde ne varsa hepsi fanidir. Ancak ululuk ve büyüklük sahibi, Rabbinin hakikati kalır, o bakidir.” Sure 55, Rahman, ayet 26-27. “İlk yaratıştan aciz mi kaldık ki ikinci defa yaratmadan aciz kalalım? Fakat onlar yeni yaratışta şüphe içindedirler.” Sure 50, Kaf, ayet 15.


B:684. sofilerin bir kısmına göre insan, ölünce ruhu, hayatta iken yaptığı işlerin maneviyatından meydana gelen ve unsurlar aleminden olmayıp mücerretler aleminden olan misali bir bedene girer. Hatta bazılarınca cennet ve cehennem de budur.


B:694. “Rableri onları tertemiz şarapla suvarır.” Sure 76, Dehr, ayet 21.


B:759. Kur’an’ın 20. suresi olan Taha suresinde Musa Peygamber’in kıssası anlatılırken anasının onu bir sandığa koyup Nil’e atması emredildiği hikaye edilmekte ve “Onu sandığa koy, nehre at… nehir onu kıyıya götürür; onu bana ve ona düşman olan bulup alır, diye anana vahyettik. Ona senin sevgi verdim, seni sevdirdim… seni göze aldım, görüp gözettim” denmektedir. Ayet 38-39.


B:785. Seb’al mesani, Fatiha – başlangıç suresidir. Sofiler, bu suredeki yedi ayeti, yüzdeki yedi siyah hatla tevil ederler: İki kaş, dört kirpik, bir saç Şeyh Mahmudu Şebusteri’nin bu beytinde ve 558. beyitten itibaren söze ve harflere verilen ehemmiyette açık Hurufilik temayülleri vardır. Zaten İsmaili mezhebinin tesiriyle sofilerde, bilhassa Mansur, İbni Seb’in ve Muhiddini Arabi gibi Vahdeti Vücutta ileri gidenlerin sayılarla harfler arasındaki münasebetler ve harflerin sırları hakkında garip kanatlar vardır. Bütün bunlar, asıl Hurufi mezhebini ve bu mezhebi kuran Fazlullahı Hurufi’yi (795/1392-3) hazırlayan amillerdir. Nokta risalesi sahibi Seyyit Aliyy-i Hemedani (786/1384-5) ile Mahmudu Şebusteri’ye bu soruları soran Emir Hüseyni’de de açık Hurufilik kanaatleri vardır. Hulasa Fazlullahi Hurufi, bütün bunlardan istifade etmiş ve sofilerin huruf telakkilerini sistemleştirip bu sistem dahilinde şeriat hükümlerini tevil ederek Hurufi mezhebini kurmuştur.


B:787. Tanrı, öyle bir Tanrı’dır ki gökleri ve yeryüzünü altı günde yarattı… hepsinden önce arş su üstündeydi, sonra hanginiz en iyi işte bulunacaksınız diye sizi yarattı. Ölümden sonra yine dirileceksiniz dersen, kafirler, bu, apaçık bir sihir derler” Sure 11, Hud, Ayet 7.


B:803. Tanrı Nurdan alınmadır. B.205’in izahına bakınız.


B:805. Esra gecesi, Miraç gecesi demektir. B.197-199’un izahlarına bakınız.


B:836. Lamekan alemi, Mesnevi, C.2, B.612’ye bakınız.


B:847. Şatır, alay çavuşuna denir. Bunlar, hızlı yürürler ve başlarını dikerek salınırlardı.


B:848. Kızıl yüzle dar üstünde görünen Huseyn İbni Mansur’dur.


B:852. On katlı hırka, hırka, bu varlıktır. “On katlı” demekle beş zahiri, beş de batını duyguya işaret ediyor. Mesnevi, C.1, B.3576’ya bakınız.


B:859. Zünnar, Hıristiyan papazlarının, bilhassa Katoliklerin bellerine bağladıkları ve aşağıya doğru sarkan ucuna haç taktıkları yünden örme kuşaktır ki hizmet ve mücerretliğe, evlenmemeye delalet eder.


B:872. Bu ayet, Kur’an’ın 17. suresinin (Esra) 44. ayetidir. Meal itibariyle manası şudur: “Yedi kat gökle yeryüzü ve göklerde ve yerde ne varsa hep onu tespih eder. Hiçbir şey yoktur ki onu hamd ederek tespih etmesin, fakat siz tespihlerini anlayamazsınız… şüphe yok ki o, hilim sahibidir ve suçları örter, yarlıgar.”


B:873. “Tanrı, insanlardan hiç kimseye bir şey indirmedi, bir şey vahyetmedi dedikleri zaman, Tanrı’yı, layık olduğu gibi ululamadılar. De ki: Musa’ya, insanlara nur olan ve doğru yolu gösteren Tevrat’ı kim indirdi? Onun kağıtlara, tomarlara yazıyor, halka çıkarıyor, fakat hükümlerinden çoğunu gizliyorsunuz… sizin de bilmediğiniz, babanızın da bilmediği şeyleri öğrendiniz; de ki: Onu indiren Allah’tır… sonra bırak onları, saçma sapan söylenmelerle oyalansın, oynasın dursunlar!” Sure 6., En’am, ayet 91.


B:877. Kur’an’ın 97. suresinin (Mülk) 2. ayetinden alınmadır.


B:880. “Ey İsrailoğulları, size verdiğim nimeti anın… ahdime vefa edin de ben de ahdinize vefa edeyim… korkun benden!” Sure 2, Bakara, ayet 4.


B:884. Mesih, İsa Peygamberin lakabıdır. Mesnevi, C.1, S.5, B.47’ye bakınız.


B:889. “Şeytan dedi ki: Beni rahmetinden uzaklaştırdın ya… ben de onları senin doğru yolundan azdırmaya savaşır… bunun için tuzak kurar, oturur.. sonra onların önlerinden, ardlarından, sağlarından, sollarından çıka gelirim. Onların çoğunu şükredici bulmazsın” ayetleriyle (Sure 7, A’raf, 17, 17). “Şeytan, kan damarlarında dolaşır duru” hadisinden alınmadır.


B:892. Mesnevi, C.1, B.2455’e bakınız.


B:895. Mesh, çarpılma manasına gelir. Eski peygamberlerin zamanında, kötülükte bulunanlar, yaptıkları kötülüğe göre birdenbire hayvan şekline giriverirlermiş. Kur’an’ın 2. suresinin (Bakara) 63. ayetiyle 7. suresinin (A’raf) 166. ayetinde cumartesin gününe hürmet etmeyip o gün iş yapan İsrailoğullarının maymun oldukları, 5. suresinin (Maide) 60. ayetinde yine İsrailoğullarının bir kısmının çarpılarak maymun ve domuz şekline girdikleri anlatılır. Rivayete göre çarpılan adamın soyu türemezmiş. H. Muhammed zamanında bu azap kalkmış, fakat insanın maneviyatı çarpılır ve insan, adam şeklinde hayvan olabilirmiş. Bu çarpılma, halk rivayetlerine ve masallarına kadar girmiştir.


B:900-903. Ahir zamanda, yani kıyamete yakın bir çok “fitne-imtihan”lar olacağı, bunların en korkuncunun da Deccal olduğu H. Muhammed tarafından bildirilmiş ve Deccal’in şerrinden Tanrı’ya sığınılmıştır. Deccal, hadislerde tek gözlü olarak anlatılmıştır. Bunun bir de eşeği vardır. Tanrılık davasıyla çıkacak, yeryüzünü zulme boğacak, rivayet Şam’da Mehdi tarafından öldürülecek, İsa Peygamber de gökten inecektir. Deccal’dan önce birçok yalancıların, deccalların çıkacağı da hadislerde bildirilmiştir.


B:908. Mesnevi, C.1, B.224’e bakınız.


B:929. İsa Peygamber, Kur’an’ın 4. suresi olan Nisa suresinin 171. ayetinde “Şüphe yok Mesih olan Meryemoğlu İsa, Tanrı elçisidir ve Tanrı kelimesidir ki Meryem’e verildi ve Tanrı’dan bir ruhtu” diye övüldüğü gibi 2. surenin (Bakara) 86 ve 253., 5. surenin (Maide) 110. ayetlerinde İsa’nın “Ruhulkudüs”le kuvvetlendirdiği bildirilmektedir. 16. surenin (Nahl) 104. ayetinde Ruhulkudüsün, iman edenleri imanında sabit kılmak üzere indiği anltılmakta, 58. surenin (Mücadele) son ayeti olan 22. ayetinde de müminlerin Tanrı ruhuyla kuvvetlendirildiği söylenmektedir. 40 ve 42. surelerde vahiy ve Kur’an’ın 19. suresiyle 97. suresinde ruhtan, Cebrail’in kastedildiği anlaşılmaktadır (Meryem, Kadr, 17,4). Hulasa Müslümanlıkta “Ruhulkudüs” Cebrail adlı ulu melektir. Hıristiyanlardaysa “Ruhulkudüs – mukaddes, kutlu ruh” Tanrı’nın kudret sıfatıdır. Tanrı, onlarca öyle bir birdir ki üç suretle zuhur eder. Eb yani baba Allah, hayat sıfatıdır. Ruhulkudüs kudret, İsa da kelam sıfatıdır. Ruhulkudüs, İsa’da zuhur eden bir kudrettir. Sonradan müminlerde de bu sıfat zuhur eder… kerametleri, bu kudretle gösterirler. Cebrail kelimesinin de “Tanrı Kudret,” manasına geldiğini kaydetmemiz gerekir.


B:927. Nasut; kulluk, şehadet ve halk alemdir; Lahut, Tanrı’lık ve gayp alemidir. Hıristiyanlarca İsa Peygamber, Tanrı’nın kelam sıfatının tecessüt ve zuhur etmesidir; bu suretle Lahut, Nasut suretinde görünmüştür. Bu üçlü telakki, yani hayat, kudret ve kelam sıfatlarının Tanrı oluşu, Meta İncil’inin son babı olan yirmi sekizinci babında bulunduğu gibi (19) Yohanna İncil’inin ilk babında da (14) İsa’nın kelam sıfatının zuhuru olduğu bildirmektedir (Lahut ve Nasut için B.169’un izahına da bakınız).


B:931. Aşağılık analar, dört unsurdur; yüce babalar da dokuz kat gök.


B:832. İsa’nın bu sözü söylediği İncil’de kayıtlıdır (Yohanna, on dördüncü bab. 12), Mesnevi, C.3,, S.8 B.81-84’te bakınız.


B:937. “Sur üfürüldü mü o gün onların arasında soy sop yoktur, birbirlerinin hallerini de sormazlar.” Sure 23, Müminun, ayet 101.


B:940-952. Bu beyitlerde İsa Peygamberin evlenmediğinden bahsetmekte ve adeta evlenmemeyi tavsiye eylemektedir.


B:952. Hanif, doğru, Hakk’a meyil eden ve Hak’tan gayri her şeyden geçen manasına gelir. Kur’an’ın 2, 3, 4, 6, 10, 16 ve 30. surelerinde (Bakara, Ali İmran, Nisa, En’am, Yunus, Nahl ve Rum. Ayet 135, 67 ve 95, 125, 79 ve 161, 105, 120 ve 123, 30) İbrahim Peygamber, hanif diye övülmekte olduğu gibi 22. sureyle 98. surede (Hac ve Beyine, ayet 31, 5) bu kelime, Müslüman manasına kullanılmaktadır.


B:963. Bu beyitle, bu beyti takip eden beyitlerde meşhur Şeyh-i San’an hikayesine telmih vardır. Şeh’i San’an, dört yüz müridi olan bir şeyhtir. Bir gece rüyada Rum ülkesinde puta taptığını görüyor. Bunun ne demek olduğunu, bu rüyanın neye delalet ettiğini anlamak için dervişleriyle yola düşüyor ve Rum ülkesine geliyor. Rum diyarında bir gavur kızı görüp aşık oluyor. Aklı başından giden Şeyh, kızı istiyor. Kız, Şeyh’e puta tapmasını, zünnar kuşanmasını teklif ediyor. Kızın tekliflerini kabul eden Şeyh-i San’an, Hıristiyan oluyor. Dervişler, kendisini bırakıp hacca gidiyorlar. Mekke’de, yine kendisiyle Rum ülkesine gitmemiş olan bir derviş hali anlıyor, öbür dervişleri irşad ediyor, hepsi de Tanrı’ya yalvarmaya başlıyorlar. Şeyh-i San’an da kıza nail olmak için domuz gütmektedir. Derviş, bir gece rüyada H. Muhammed’i görüyor. H. Muhammed, Şeyhe şefaat ettiğini, tekrar imana geldiğini müjdeliyor. Bütün dervişler, tekrar Rum ülkesine gidiyorlar. Orada Şeyh’in tövbe ettiğini görüp alarak yola düşüyorlar. Bu sefer kız, bir rüya görüp peşlerine düşüyor ve onlarla buluşup Müslüman olarak ölüyor. Bu pek meşhur hikayeyi Attar “Mantıkuttayr”ın dördüncü makalesine almış ve 413 beyitle pek güzel anlatmıştır. Şeyh-i San’an, Yemen’liymiş ve adı da Abdürrazzak1mış. Yunus Emre de bu Şeyh’ten çok bahseder.


B:964. Gavur oğlu, metinde “Tersabece” diye geçer. Lahici, “Tersabece” den maksat, her şeyden geçmiş, gerçek mücerretlik makamına ulaşmış ve ihatası bakımından küfürden ve görünebilecek, imandan da zuhur edebilecek bir hale gelmiş olan kamil mürşittir ki her an, tektir ve zamanın sahibi olan “Kütbülaktab – Kutupların Kutbu”dur. Manevi doğum bakımından o da her şeyden geçen ve hakiki mücerretlik makamına ulaşmış olan bir mürşide mensuptur, onun nispeti de aynı sıfatlarla sıfatlanmış olan başka birisinedir… bu suretle silsile,.. H.Muhammed’e kadar gider diyor. Abdurrahman Askeri’ye ait olan Melamiye-i Bayramiye’den meşhur Oğlan Şeyh İsmaili Maşuki’nin babası Pir Ali Alaeddin’in ahvalini hikaye eden tasavvufi bir kitapta “İnsanı kamilin ve gerçek evliyanın veçhinde bir nuru ilahi vardır. Ehlullah ana “Tersabeçe” deyü istilah etmişlerdir, Lamünakaşate filistilah” sözlerini görüyoruz. Gülşeni Raz’a takliden “Gülzar” adlı ve mesnevi tarzında tasavvufi bir kitap meydan getiren İbrahim Teni de



Şu buru kim veli yüzünde parlar


Bu dilde ana tersabeçe derler



Diyor (Nuruosmani nühası, 44, 7). Hülasa gavur oğlu, Kutup ve kutbun yüzündeki nurdur.

 
< Önceki