Ana Sayfa arrow Namaz - Abdest arrow Hacc
Hacc PDF Yazdır E-posta


Haccın Sözlük Anlamı:

Bir şeye kastetmektir. Biri bize hacetti, yani bizi ziyaret etmeyi kasetti. Bu sözlük anlamıdır, ancak daha sonra hac istilahi bir anlam kazanmıştır. Hacc deyince Ka’beyi ziyaret etmek veya Ka’beyi kast ederek sünnet ve farz kılınmış belli menasıkleri (vecibeleri-görevleri) yerine getirmektir.

Hac aynı zamanda benliğe hakim olmak için gayret sarfetmek manalarına da gelir. Bu tanım, hac kelimesinin tam anlamını ifade etmemekle beraber, genellikle mukaddes mekanları ziyaret manasında tercüme edilmiştir.

Haccın Istılahi Anlamı:

Belli menasikleri (haccın vazifelerini) belli bir zamanda yerine getirmek için Ka’be’yi ziyaret etmektir. Belli bir zaman diliminde, belli bir fiili yerine getirmek gayesiyle, belli bir yeri ziyaret etmek için, kastetmek olduğunu söylememiz mümkündür.

Hac; geçmiş tarihlerdeki ümmetlerce de bilinmekteydi. Araplar İslam’dan önce Hz. İbrahim (a.s.) ve oğlu Hz. İsmail (a.s.)’in yaptığı Kabe’ye haccediyorlardı.

İslam gelince haccetmek, müslümanlara farz kılındı. Ancak cahiliyede yapılan hac ibadeti, Allah’a gerçek ibadet yapılmasının yerine, putlara tapılan hurafe ve bidatlarla dolu bir hac anlayışı ikame edilmişti. Safa ve Merve tepesinin üzerlerinde yapılmış büyük putlar vardı, Kabe putlarla doluydu. Haccın İbrahimi yönü tamamıyla kaybolmuş, onun yerine şirk ve küfürle dolu, şeytani anlayışın hakim olduğu bir hac olgusu haline getirilmişti.

Örnek olarak Kabe’yi çırılçıplak tavaf etmeleri, hac ederlerken de kendilerine eziyet etmeleri, ihramlıyken çadırlarına veya evlerine girdiklerinde, sırtlarını kapıya doğru dönerek, arka arkaya içeri girmeleri ve putlarına kurbanlar kesmeleri, hacda yapılan iyi ameller olarak görüyorlardı.

Diğer dinlerdeki hac anlayışları ise, kutsadıkları insanların kabirlerini veya onlardan kalan bir takım kalıntılarını takdis ederek, bunları ellemekten ibaret idi. İslam geldiğinde Hz. İbrahim döneminde yapılan ve aslına uygun bir hac anlayışını getirdi. Böylece hem cahili adet ve geleneklerden esinlenen tavır ve hareketleri çirkin bulmuş ve hem de bu hareketleri yasaklamıştır.

“Cahiliye Araplarında, ibadet eden kişi ne kadar eza görürse o kadar sevap alır” anlayışını, Hz. Peygamber sahabelerinden birine gösterdiği tepki ile ortaya koymuştur. Hz. Peygamberimiz (s.a.s) iki oğlu binek üzerinde olup, aralarında yaya bir şekilde hacca gitmek için yürüyen şahsı görünce, bu kişinin durumunu sual etti. Dediler ki

“Ey Allah’ın Resulü, Kabe’yi yaya yürüyerek ziyaret edeceğini adamış” Bunu üzerine Peygamber dedi ki:

“Hayır! Asla! Allah’ın bu kişinin kendisine eziyet etmesine ihtiyacı yoktur. Onu bineğe (deveye) bindirin.” diye emretti.” İslam gelince tüm hurafe ve bidatlara son vermiş, Mescid-i Haram ve Kabe’yi putlardan, beyinleri ise şirk ve küfürden arındırarak, gerçek hac bilincini yerleştirmiştir. Böylece hac ibadeti ancak, Hz. Peygamberimizin (s.a.s.) emri ile bütün, hurafe ve bidatlardan arındırılarak Hz. İbrahim’in dönemindeki gerçek haliyle yapılmaya başlanmıştır.

Hac; Anlam ve Mâhiyeti

Hac, İslâm’ın temel ibâdetlerinden biridir. Arafat’ta belirli vakitte bir süre durmaktan, daha sonra Kâbe-i Muazzama’yı usûlüne göre ziyâret etmekten (tavâf) ibâret olan ve İslâm’ın şartlarından/rükünlerinden birisini teşkil eden ibâdettir.

Hac, “h-c-c” kökünden bir masdar olup bir farzın edâsı, ibâdet amacıyla belirli yerleri belirli günlerde ziyâret edip gerekli amelleri yapmak demektir. Kur’ân-ı Kerim’in 22. sûresinin adı da “Hacc Sûresi”dir.

Hac ibâdeti maksadıyla ziyâret edilecek olan yerler; Mekke şehrinde bulunan Kâbe, Arafat ve çevresidir. Zamanı ise, hac ayları diye isimlendirilen; Şevval, Zilkade ve Zilhicce aylarıdır. Hacda her fiil için özel zamanlar vardır. Ziyaret tavafının, kurban bayramı sabahından, ömrün sonuna; Arafat’ta vakfenin ise, arefe günü zevalden, kurban bayramı sabahı şafak sökünceye kadar yapılabilmesi gibi. Diğer yandan bu büyük ziyarete hac niyetiyle ve ihramlı olarak yönelmek de gereklidir.

Allah elçisine, “hangi amelin daha fazîletli olduğu” sorulunca şöyle buyurdu:

“Allah’a ve Rasûlüne iman.”

“Sonra hangisi?” denildi.

“Allah yolunda cihad” buyurdu.

“Sonra hangisi?” sorusuna ise;

“Mebrûr hac” cevabını verdi.

“Umre, ikinci bir umreye kadar olan günahlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise ancak cennettir.”

Mebrûr hac; kendisine hiçbir günah karışmayan, eksiksiz olarak îfâ edilen makbul hac anlamına gelir.

Amellerin fazileti ile ilgili birbirinden farklı olan hadisler, Hz. Peygamber’e soru soran muhâtabın durumuna göre verilmiş cevaplar olarak değerlendirilir. İmam Mâlik’e göre, farz, hattâ nâfile hac, düşman korkusu olmadıkça (farz-ı ayın olmayan) cihaddan daha üstündür. Ancak düşman korkusu olursa, cihad, nâfile hactan önde gelir.

Hac ve umre ile, her yıl Kâbe’nin ihyâsı gerçekleşir. Umre’yi bir yılın veya ömrün herhangi bir gününde îfâ imkânı vardır. Umre, belirli günlerde yapılabilen hac ibâdetinden daha kolaydır. Hac, küçük günahlara keffâret olur ve ruhu ma’siyet kirlerinden temizler. Hatta bazı Hanefî âlimlerine göre, büyük günahları da örter. Mebrûr hac yapanın cennete gireceğini bildiren hadisle, yine Hz. Peygamber’in şu hadisleri bu konuda önemli delil teşkil eder:

“Kim hac yapar, bu esnâda cinsî temastan korunur, çirkin söz ve davranışlardan uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur.”

“Hac ve umre yapanlar Allah’ın misafirleridir. O’ndan bir şey isterlerse, onlara cevap verir (duâlarını kabul eder), af isterlerse onları affeder.”

“Allah’ım! Hac yapanı ve hacının kendisine duâ ettiği kimseleri mağfiret et.”

Kadı Iyâz şöyle demiştir: “Ehl-i sünnet, haccın büyük günahlara, ancak tevbe edilirse keffâret olacağı konusunda görüş birliği içindedir. Namaz ve zekât gibi Allah’a ait veya para borcu gibi kula ait bir borcun haccı yerine getirmekle düştüğünü söyleyen bilgin yoktur. Kul hakları zimmette devam eder. Allah Teâlâ Kıyâmet günü hak sahiplerini, haklarını almak üzere toplar. Ancak Yüce Yaratıcı’nın bu alacaklılara vereceği birtakım nimetlerle onları râzı etmesi ve bir ikram olmak üzere borçlulara müsâmaha göstermesi de mümkündür.”

Hac ibâdeti, dünyanın çeşitli yörelerinden, renk, dil ve ülke ayrımı gözetilmeksizin, milyonlarca müslümanı bir araya getirir. Tanışıp görüşmelerine, ekonomik bakımdan bütünleşmelerine, düşmanları karşısında tek saf halinde yardımlaşmalarına zemin hazırlar. Ümmet bilinci açısından haccın çok büyük rolü vardır. Böylece şu âyetlerdeki mânâ tecellî eder:

“İnsanları hacca dâvet et ki, gerek yaya olarak ve gerekse uzak yollardan gelen çeşitli vâsıtalarla sana varsınlar. Böylece onlar, dünyevî ve uhrevî menfaatlerini görsünler ve belli günlerde, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları kurban ederken, Allah’ın adını ansınlar. Siz de onlardan yiyin, yoksula ve fakire yedirin.” (Hacc: 22/27-28)

Hac, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan mü’minler arasındaki kardeşlik bağlarını güçlendirir. İnsanlar, gerçekten eşit olduklarını birlikte yaşayarak gösterirler. Arap olanla olmayanın, beyazla siyahın takvâ dışında bir üstünlüğünün bulunmadığı inancı, vicdanlara yerleşir.

Kur’ân-ı Kerim’de Hac

“Safâ ile Merve şüphesiz Allah’ın şiarlarından/alâmetlerindendir. Kim Beytullah’ı hacc/ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf etmesinde bir günah yoktur. Kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa, şüphesiz Allah onu bilir, karşılığını verir.” (Bakara: 2/158)

“Sana, yeni doğan hilâl şeklindeki ayları sorarlar. De ki: ‘Onlar, insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleridir...” (Bakara: 2/189)

“Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (elde olmayan bir sebeple) bunlardan alıkonursanız, kolayınıza gelen kurbanı gönderin. Kurban yerine varıncaya kadar, başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her kim hasta olursa yahut başından gelen bir rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka ya da kurban olmak üzere fidye vermesi gerekir. Emin olduğunuz vakit kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir. Kurban kesemeyen kimse hac günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman yedi olmak üzere oruç tutar ki hepsi tam on gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun. Bilin ki Allah’ın vereceği ceza ağırdır.

“Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihram giyerse), hac esnâsında kadına yaklaşmak, fısklara/günah sayılan davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur. Hayır işlerden neyi yaparsanız, Allah onu bilir. (Ey mü’minler!) Âhiret için azık toplayın. Bilin ki, azığın en hayırlısı takvâdır (Allah korkusudur). Ey akıl sahipleri! Yalnız Benden korkun.

“(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lutuf ve keremi aramanızda size herhangi bir günah yoktur. Arafat’taki vakfeden ayrılıp (sel gibi Müzdelife’ye) akın akın ettiğinizde Meş’ar-i Harem’de zikir ile Allah’ı anın. Her ne kadar O’nun göstermesinden önce yanlış gidenlerden idiyseniz de (zararı yok).

Sonra insanların sel gibi akın ettiği yerden siz de akın edin. İstiğfâr edin/Allah’tan mağfiret isteyin. Çünkü Allah affedendir, merhamet edendir.

Hac ibâdetlerinizi bitirince, babalarınıza seslendiğiniz gibi yahut ondan daha yüksek bir sesle Allah’ı zikredin/anın (O’na yalvarın). İnsanlardan öyleleri var ki; ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver’ derler. Böyle isteyenlerin âhiretten hiç nasibi yoktur.

Onlardan bir kısmı da; ‘Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir hasene/iyilik, âhirette de bir iyilik ver. Bizi ateş azâbından koru’ derler.

İşte onlar için, kazandıklarından (âhirette) büyük bir nasip (hisse) vardır. Şüphesiz Allah’ın hesaba çekmesi sür’atlidir.

Sayılı günlerde (eyyâm-ı teşrikte) Allah’ı zikredin/anın (Telbiye ve tekbir getirin). Kim iki gün içinde acele edip (Mina’dan Mekke’ye) dönmek isterse, üzerine günah yoktur. Kim geri kalırsa, o zaman da kötülükten sakınan için günah yoktur. Allah’tan korkun ve bilin ki hepiniz O’nun huzuruna toplanacaksınız.” (Bakara: 2/196-203)

“Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidâyet kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev (mâbed), Mekke’deki (Kâbe)dir.

Orada apaçık âyetler/nişâneler, (ayrıca) İbrâhim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yol bakımından gücü yetenlerin/gidebilenlerin o evi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün âlemlerden müstağnîdir.” (Âl-i İmrân: 3/96-97)

“Hacc-ı Ekber (En büyük hac) gününde Allah ve Rasûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Rasûlü müşriklerden berîdir/uzaktır. Eğer tevbe ederseniz, bu, sizin için daha hayırlıdır. Ve eğer yüz çevirirseniz, bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz. (Ey Muhammed!) O kâfirlere acıklı azâbı müjdele!” (Tevbe: 9/3)

“(Ey müşrikler!) Siz hacılara su veren ve Mescid-i Harâm’ı onaran kimseyi, Allah’a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerle bir mi tutuyorsunuz? Halbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zâlimler topluluğunu hidâyete erdirmez (böylece onlar da hidâyete ermiş mü’minlerle eşit olmazlar).” (Tevbe: 9/19)

“Kâfir olup inkâr edenler, Allah’ın yolundan ve -yerli taşralı ayırımı yapmaksızın- bütün insanlar için (kıble) yaptığımız Mescid-i Harâm’dan (insanları) alıkoymaya kalkanlar (şunu bilmeliler ki) kim orada (böyle) zulüm ile haktan sapmak isterse, ona acı azaptan tattırırız.

Bir zamanlar İbrâhim’e Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): ‘Bana hiçbir şeyi şirk/eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibâdet edenler, rukû ve secde edenler için evimi temiz tut.’

İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde (uzak yollardan gelen çeşitli vâsıtalarla) kendilerine ait birtakım yararları yakînen görmeleri, Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belli günlerde Allah’ın ismini anmaları (kurban kesmeleri için) sana (Kâbe’ye) gelsinler. Artık ondan hem kendiniz yiyin, hem de yoksula, fakire yedirin.

Sonra kirlerini gidersinler; adaklarını yerine getirsinler ve o Eski Evi (Kâbe’yi) tavaf etsinler.” (Hacc: 22/25-29)

Hadis-i Şeriflerde Hac ve Haccın Fazîleti

Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Ey insanlar, size hac farz kılınmıştır. Haccı edâ edin!” Cemaatte bulunan bir adam:

“Her sene mi, ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordu. Rasûlullah cevap vermedi. Adam sorusunu üç kere tekrar etti. Bunun üzerine:

“Ben sizi bıraktıkça siz de beni bırakın (Ben sükût ettiğim halde, niye sormada ısrar ediyorsunuz?). Şâyet (sorunuza) ‘evet’ deseydim, her yıl haccetmek vâcip oluverirdi ve buna güç yetiremezdiniz. Şunu bilin ki, sizden öncekileri helâk eden şey, çok sual sormaları ve peygamberleri hakkında ihtilâflarıdır. Size bir iş emrettiğim zaman, bunu gücünüz yettiğince îfâ edin, bir yasaklamada bulunduğum vakit de ondan kaçının (bu emir ve yasakla ilgili olarak aklınıza gelen her şeyi sormaya kalkmayın!)”

Akrâ İbnu’l-Hâbis (r.a.) Rasûlullah (s.a.s)’a sordu:

“Hac, her sene midir, ömürde bir kere midir?” Rasûlullah şöyle cevap verdi:

“Bir keredir; fazla yapan nâfile yapmış olur.”

“Kim kendisini Beytullahi’l-Haram’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun yahûdi veya hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Oraya yol bulabilen insanın, Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir.” (Âl-i İmrân: 3/97)

“Şüphesiz Allah size haccı farz kıldı, haccı îfâ edin.”

“İslâm beş şey üzerine binâ edilmiştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in Allah’ın elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beytullah’ı haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.”

“Hac ve umreyi peşi peşine yapın. Bu ikisi, körüğün demir, altın ve gümüşün pasını yok ettiği gibi, fakirliği ve günahları yok eder. Mebrûr haccın sevabı, ancak cennettir.”

“Hac yapmak isteyen acele davransın.” (Ebû Dâvud, Menâsik 6, hadis no: 1732)

Bu hadis, hac konusunda acele davranmanın gereğine dikkat çekmektedir. Haccın arzuya bağlı nâfile bir ibâdet olmayıp, şartlara bağlı bir farz olduğu gözönüne alınınca; “Hac yapmak isteyen” tâbirini, “hac kime farz olmuşsa” şeklinde anlayıp şöyle ifâde etmemiz gerekir: “Bir kimseye hac farz oldumu, bunu yerine getirmede acele etsin.” Öyle ise, hacda esas olan ta’cildir/acele davranmaktır. Özellikle yurdumuzda kökleşmiş olduğu üzere ileri yaşlara, yaşlılığa bırakmak doğru değildir. Bu hadisin Beyhakî’deki ziyâdesi meseleye daha da açıklık getirir:

“Sizden kimse, başına ne gelecek bilemez; hastalanacak mı, fakir duruma mı düşecek?”

Allah elçisine,

“Hangi amelin daha fazîletli olduğu” sorulunca şöyle buyurdu:

“Allah’a ve Rasûlüne iman.”

“Sonra hangisi?” denildi.

“Allah yolunda cihad” buyurdu.

“Sonra hangisi?” sorusuna ise;

“Mebrûr hac” cevabını verdi.

“Kim hac yapar, bu esnâda cinsî temastan korunur, çirkin söz ve davranışlardan uzak durursa, annesinden doğduğu gündeki gibi günahlarından kurtulur.”

“Hac ve umre yapanlar Allah’ın misafirleridir. O’ndan bir şey isterlerse, onlara cevap verir (duâlarını kabul eder), af isterlerse onları affeder.”

“Cenâb-ı Hakk’ın arefe günü (vakfe sırasında) cehennemden âzâd ettiği kulların sayısı diğer günlerde âzâd edilenlerle kıyaslanmayacak kadar çoktur. Allah, arefe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek ‘bunlar ne istiyorlar ki, bütün işlerini bırakıp burada toplandılar’ der.”

“Allah’ın cehennemden en çok kul âzâd ettiği gün, arefe günüdür.”

Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor:

“Ey Allah’ın Rasûlü, dedim, cihâdı amellerin en fazîletlisi görüyoruz; biz (kadınlar) de cihâd etmeyelim mi?” Rasûlullah (s.a.s.) şöyle cevap verdi:

“Ancak (kadınlar için), cihâdın en efdal ve en güzeli hacc-ı mebrûrdur.”

Hz. Âişe der ki: “Bunu işittikten sonra haccı hiç bırakmadım.”

“Küçüğün, büyüğün (ihtiyarın), zayıfın, kadının cihadı hac ve umredir.”

“Umre, ikinci bir umreye kadar olan günahlara keffârettir. Mebrûr haccın karşılığı ise ancak cennettir.”

“Beyt’i (Kâbe-i Muazzama’yı kim elli defa tavaf ederse, günahlarından çıkar ve tıpkı annesinden doğduğu gündeki gibi olur.”

Hz. Câbir anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.), (üç kere hac yaptı. Şöyle ki:) Hicret etmezden önce iki, hicretten sonra da bir hac ve bununla birlikte bir umre yaptı. Bu hac sırasında (Medine’den) altmış üç deve sevketti. O sırada Hz. Ali (r.a.) Yemen’den geldi (Beraberinde, Rasûlullah’ın kestiği kurbanların) geri kısmı da vardı. Bunlar arasında (Ebû Cehil’e ait olup, Bedir savaşında ganimet olarak alınan) burnunda gümüş halka bulunan deve de vardı. Rasûlullah (s.a.s.) hepsini kesti. Rasûlullah, her deveden bir parça alınmasını emretti. Bunlar (bir kapta) pişirildi. Efendimiz suyundan içti.”

Bir adam;

“Ey Allah’ın Rasûlü! Bana hac farz oldu; Borcum da var (önce hangisini ödeyeyim?)” diye sordu. Rasûlullah (s.a.s.):

“Önce borcunu öde!” buyurdu.

Bir kadın, Rasûlullah (s.a.s.)’a gelerek:

‘Ben haccetmek için hazırlık yapmıştım. Bana (bir mâni) ârız oldu, ne yapayım?’ diye sordu. Bunun üzerine Rasûlullah şöyle buyurdu:

“Ramazanda umre yap; zira o ayda umre tıpkı hac gibidir.”

Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.)’a

“Hangi hac daha efdaldir?” diye sorulmuştu. Rasûlullah şöyle buyurdu:

“Yüksek sesle telbiye getirilip, kurban kesilerek yapılan hac!”

“Telbiyede bulunan hiçbir müslüman yoktur ki, onun sağında ve solunda bulunan taş, ağaç, sert toprak onunla birlikte telbiyede bulunmasın, bu iştirak (sağ ve solunu göstererek) şu ve şu istikamette arzın son hudûduna kadar devam eder.”

Telbiye, hac sırasında ihrâma girildiği andan itibaren bayramın birinci günü (Zilhicce’nin 10. günü) Cemre-i Akabe’de ilk taşın atılmasına kadar yüksek sesle okunan şu duâdır: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk, inne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek.” “Buyur Allah’ım buyur! Dâvetine bütün samîmiyetimle icâbet ettim! Buyur Allah’ım buyur! Senin eşin/ortağın yoktur. Buyur Allah’ım buyur! Hamd Senin, nimet Senin, mülk Senin. Bunların hiçbirinde eşin/ortağın yoktur!”

Rasûlullah (s.a.s.) bin bir sıkıntıya katlanarak, pek çok müşkilleri hallederek mübârek beldelere gelmekle Allah’ın emrine fiilen uymuş bulunan insanların icâbet hallerinin kavlî ifâdesi olan “telbiye”yi, sözdeki samîmiyete binâen hâsıl olan ihlâs sebebiyle, kişinin sağ ve solunda yer alan taş, ağaç, toprak bütün mevcûdâtın, arzın son hudûduna varıncaya kadar tekrar edeceğini haber vermektedir. Bu hadisle haccın haşmetini, mânevî değerinin de sosyal ve siyasal yönlerine paralel şekilde müstesnâ bir azamet taşıdığını anlamaktayız.

İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’ı telbiye ederken işittim; şöyle diyordu: “Lebbeyk Allahumme lebbeyk, lebbeyk lâ şerîke leke lebbeyk, inne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, lâ şerîke lek.” Bu kelimelere başka ilâvede bulunmuyordu.”

Âbis bin Rebîa (r.a.) anlatıyor: Ben Hz. Ömer (r.a.)’i Haceru’l-Esved’i öperken gördüm. Onu hem öptü, hem de: “Biliyorum ki sen bir taşsın; ne bir faydan ne de zararın vardır. Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ı seni öper görmeseydim, seni asla öpmezdim” dedi.

İbn Ömer anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.), (tavâfın) her şavtında Rükn-i Yemânî ve Haceru’l-Esved’i istilâm etmeyi terketmezdi.”

Hanzala (r.a.) anlatıyor: “Tâvus merhumu (tavaf yaparken) gördüm. Rükne gelince (Haceru’l-Esved) üzerinde izdiham bulursa sıkışıklık yapmaz, geçer giderdi; boş ve müsait bulursa üç sefer öperdi. Sonra şunu söyledi: “Ben İbn Abbas (r.a.)’ı aynen böyle yaparken gördüm.” İbn Abbas da: “Hz. Ömer (r.a.)’i aynen böyle yaparken gördüm” dedi. Hz. Ömer (r.a.) de: “Ben Rasûlullah (s.a.s.)’ı böyle yaparken gördüm” dedi.

“Beytullah etrafında tavaf, namaz gibidir. Ancak, bunda konuşabilirsiniz. Kim tavaf sırasında konuşursa sadece hayır konuşsun.”

“Beytullah’ı tavaf etmek, Safâ ve Merve arasında sa’y etmek ve şeytan taşlamak Allah’ı zikretmek için emredilmiştir.”

İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.)’a zemzem suyu verdim, ayakta içti.”

“(Kâbe’ye) Kur’ân-ı Kerim’de, ‘Beytu’l-Atîk’ denmiş olması (Hacc: 22/29, 33) ona hiçbir cebbârın/zorbanın galebe çalamamış olmasındandır.”

Kur’ân-ı Kerim’de Kâbe’ye iki ayrı âyette Beytu’l-Atîk denmektedir. Lügat olarak atîk; kadîm (eski), nefîs, kıymetli, şerefli demektir. Kâbe-i Şerîfe’ye bu mânâların hepsini izâfe ederiz. Eskidir, çünkü bizzat Kur’ân-ı Kerim’in ifâdesiyle: “Yeryüzünde ibâdet için inşâ olunan ilk beyt’tir.” (Âl-i İmrân: 3/96). Atîk, bir de “âzâd edilmiş” anlamına gelir. Nitekim bir rivâyette: “Allah onu cebbârların galebesinden âzâd etmiştir” buyrulmaktadır. Cebbâr; zâlim, ‘öfke sebebiyle cana kıyan, öldüren’ demektir. Şu halde tâ bidâyetlerden beri hiçbir devirde kahırla, zorla zâlimler Kâbe üzerinde hâkimiyet kuramamışlardır. Bunun en güzel misali, Ebrehe ordusunun bozgunudur. Fîl sûresinde Ebâbil kuşlarının havadan bıraktıkları bombamsı küçük parçacıklarıyla Kâbe’yi istilâya gelen Habeş ordusunun nasıl perişan edildiği anlatılır. İkrime (r.a.): “Kâbe’ye Beytu’l-Atîk denmesinin sebebi, onun Nûh tûfanı sırasında yıkılmaktan âzâd edilmiş olmasıdır” demiştir. Şu halde, bütün rivâyetler Kâbe’nin eskiliği, şerefi ve korunmuşluğu hususunda ittifak ederler.

İbn Abbâs (r.a.) anlatıyor: “(Câhiliyye devrinde) Kadın, Kâbe-i Muazzama’yı çıplak olarak tavaf eder ve şöyle derdi: ‘Bana kim ödünç bir tavaf elbisesi verecek?’ Elbiseyi, fercinin üzerine kor: (Şiir diliyle): ‘Bugün bir kısmı veya tamamı görülür, ama ondan açılanı helâl etmem’ derdi. Bu tatbikatla ilgili şu âyet indi:

“Ey Âdemoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyerek gidin. Yiyin, için; fakat israf etmeyin. Allah müsrifleri sevmez.” (A’râf: 7/31)

Rasûlullah’a, ihramlının giyebileceği şeylerden sorulmuştu. Şu cevabı verdi:

“Muhrim (ihramlı) kamîs (gömlek), sarık, bürnus (takke), şalvar/pantolon, vers (sarı boya veya koku) veya zâferan bulaşmış bir giysi taşımaz. Ayağında da mest (ve benzeri ayakkabı) yoktur. Ancak nalın (terlik) bulamazsa, mestlerin topuktan aşağı kısmını kesmelidir.”

Buhârî’de şu ziyâde var:

“İhramlı kadın, yüzünü örtmez, eldiven de kullanmaz.”

Hac Ne Zaman Farz Kılındı:

Hac, hicretin altıncı yılında bazı rivayetlerde ise hicretin dokuzuncu yılında Medine’de farz kılındı. Cenab-ı Hakk haccın farz oluşuyla ilgili şöyle buyurmaktadır:

“...Oraya gitmeye imkan bulabilen herkesin Allah için Kabe’yi haccetmesi gereklidir...” (Âl-i İmrân: 3/97)

Hz. Peygamber Efendimiz farz olan haccını hicretin onuncu yılında eda etmiştir. Bu da Peygamberimiz (s.a.s.)’in ilk ve son haccı olarak rivayet edilmiştir.

Haccetmenin Hükmü ve Delilleri:

Alimler, kişinin ömrü boyunca bir kez haccetmesinin farz olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Müslümana haccın farz olduğuna dair, hem Kur’an’da ve hem de Sünneti Seniye’de bir çok açık deliller vardır. Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk şöyle buyurmaktadır:

“...Oraya gitmeye imkan bulabilen herkesin Kabe’yi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır. Kim inkar ederse, bilsin ki, Allah hiç şüphesiz alemlerden ganidir, müstağnidir.” (Âl-i İmrân: 3/97)

“Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın.” (Bakara: 2/196)

“İnsanları hacca çağır, yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler Ta ki, kendi menfaatlerine şahit olsunlar. Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken, O’nun adını ansınlar...” (Hacc: 22/27)

Sünnette ise, Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır:

“İslam beş esas üzerine kurulmuştur. Allah’tan başka bir ilah olmadığına, Hz Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resulü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak ve Kabe’yi haccetmektir...”

Başka bir rivayeti: Ebu Hureyre şöyle nakletmektedir:

“Resülullah (s.a.s.) bize hitap ederek şöyle buyurdu.

“Ey insanlar! Allah size haccı farz kılmıştır, o halde hac ediniz.” Biri sordu:

“Her yıl mı Ey Allah’ın Resulü?” Allah’ın Nebisi sustu (ve cevap vermedi) Öyle ki, soruyu soran kişi sorusunu üç kez tekrarladı. Nihayet Peygamber buyurdu:

“Eğer evet deseydim. Muhakkak o şekilde farz kılınırdı ve sizin buna asla gücünüz yetmezdi.”

“Şüphesiz Allah size haccı farz kıldı, haccı îfâ edin.”

“Kim bir’den fazla hac yaparsa, bu nâfile hac olur.”

“Hac ve umreyi peşi peşine yapın. Bu ikisi, körüğün demir, altın ve gümüşün pasını yok ettiği gibi, fakirliği ve günahları yok eder. Mebrûr haccın sevabı, ancak cennettir.”

Ayet ve hadislerde sabit olan hüküm, ömürde sadece bir kez haccetmenin farz olduğudur. Birden fazla hac ise menduptur. Buna delil olarak da, Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Kim hac sayısını arttırırsa, bu nafile yerine geçer.” Alimler, haccı tekrarlamak veya imkan bulanların birden fazla hac etmelerinin mendub olduğunu söylemişlerdir.

Yukarıdaki, Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadisi şeriften biz müslümanlar olarak, çok büyük dersler çıkarmamız gerekmektedir. Öncellikle Peygambere karşı nasıl davranmamız gerektiğini bilmeliyiz. Allah ve Resulünün bizim için uygun gördüğünün dışında başka şeylere yönelerek, bunun Allah ve Resulünün hükmüne razı olmamak anlamına geldiğini bilmemiz gerekir.

Allah bizden, peygambere tam anlamıyla uymamızı, ona karşı saygıda kusur etmemekte ve onu rahatsız edici sorulardan da bizi tamamen men etmektedir. Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Size açıklandığında hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri sormayın.” (Maide: 5/101)

Bizden önceki kavimlerden Ben-i İsrail gibi, inen hükümlere itiraz ederek, ümmetin zor durumda kalmasına ve daha öncekinden fazlaca ağırlaştırıcı hükümlerin gelmesine ve toplumun da buna güç yetirememesinden dolayı da, Allah’ın azap etmesine sebep olmamamız gerekir. Şayet Peygamber (s.a.s.) defalarca sorulan soruya karşılık evet her yıl haccetmeniz gerekir deseydi, bizim durumumuz ne olurdu? Bizden öncekilerin durumuna düşmez miydik?

Kur’an-ı Kerim, bizden önceki kavimlerin durumlarını ve helak olma sebeplerini bize bildirmesinin hikmeti ne olabilir? Bunca kıssalar nedendir? Kur’an bir tarih kitabı mıdır? Kur’an onlardan bahsederken, bizim de almamız gereken dersler, ibretler veya hikmetler yok mudur? Veya varsa bunlar nelerdir?

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Eğer evet deseydim. Muhakkak o şekilde farz kılınırdı ve sizin buna asla gücünüz yetmezdi.” Bir düşünün her yıl hac ve her yıl aynı yerde buluşma! Elbette imkanları olanlar için güzel bir şey. Ya gücü olmayanlar ne yapacak? Oraya on binlerce kilometreler uzakta olup ve her yıl oraya gitmeleri farz olan müslümanlar ne yapacaktı? Bu kadar malı, bu kadar zamanı nereden bulacaklardı? Veyahut farz olduğu halde ümmet buna topluca güç yetiremezse ne olacaktı?

Evet onun için Peygamber (s.a.s) susmuş, acele edene hemen cevap vermemiştir. Peygamberin bu soruya evet dememesi, onun alemlere rahmet olarak gönderildiğinin açık bir delili değil midir? Ummetini yapamayacakları, güç yetiremeyecekleri şeylerle sorumlu tutmaması, onun ümmetine karşı ne kadar şefkatli olduğunun bir ifadesi değil midir?

Kul olarak bizim yapmamız gereken, Allah (c.c.) ve Resulünün bize emrettiklerini büyük bir teslimiyetle, harfiyen yerine getirmektir. İman etmekle teslim olmak arasında fark vardır. Çünkü, teslim olduğumuzu açıklamakla iman etmemiz arasında da fark vardır.

Bizim bugünkü, hayatımızda farzların ve Allah’ın ve Resulünün emirleri yerine; bidat, hurafe ve bizim dışımızdaki insanların kültürleriyle yoğrulmuş gelenek ve göreneklerin baskısı altında kalmıştır. Onların ahlaki kuralları bizim hayatımızın tüm safhasında geçerli olmaya başlanmıştır. Toplumun uygun gördüğü şey, İslam’a göre haram kılınmış olsa bile, insanlarımız bunu alırken, Allah’ın koyduğu kuralı maalesef kulak ardı yapmaktadırlar.

İslam’da yapılması nafile veya müstahab olan bir takım şeyler nerede ise, farzın yerine konulmuştur. Örnek olarak namaza ve ehemmiyetine önem vermeyenler, her nedense bir çok günler ve geceler ihdas ederek gündüzünü oruçla, gecesini de dua ve zikirle geçirmeye çalışırlar.

Ancak bu daha çok, Hıristiyanlık kültüründen bir etkilenmedir. Nitekim; Yahudi anlayışı ile, “Allah bize azap edici değildir, etse bile ancak birkaç gün bizi cehennemine koyar sonrada oradan çıkarır. Çünkü biz onun oğullarıyız veya seçilmiş kullarıyız” derler. Böylelikle Yahudi ve Hıristiyanlar, hem Allah’a ve hem de tüm resullerine iftira etmekten de geri kalmamışlardır.

Bazı durumlarda birden fazla hac yapmak gerekebilir. Adak haccı ve bozulan bir nâfile haccı kaza etmek gibi. Bazen hac haram olur; haram para ile haccetmek gibi. Bazen de mekruh olur; hizmete ihtiyacı olan ana-babanın iznini almadan haccetmek gibi. Ebeveyn bulunmayınca dede ve ninelerden, borcunu ödeyecek başka malı bulunmayan borçlu ve kefilin alacaklılardan izin almaksızın, hac yapması da mekruhtur. Hanefîlere göre bu kerâhet, tahrîmendir.

Hanefî, Şâfiî ve Mâlikîlere göre, haram para ile yapılan hac, gasbedilen arâzide kılınan namazda olduğu gibi farz veya ikinci defa hac yapılıyorsa nâfile olarak sahih olur. Bu kimsenin üzerinden farz veya nâfile düşer. Hanbelîler ise, haram malla yapılacak hacca icâzet vermezler. Çünkü bu mezhep, gasbedilen arâzide kılınacak namazı da sahih kabul etmez.

Haccın Fevrî veya Ömrî Oluşu

Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mâlikîler ve Hanbelîlere göre, hac fevrîdir. Yani, yükümlünün, gerekli şartları taşıdığı ilk yılda haccetmesi gereklidir. Haccı, yıllar boyunca geciktirirse fâsık olur ve şâhitliği reddedilir. Çünkü haccı geri bırakmak, küçük ma’siyettir. Bunda ısrar etmek, kişiyi fıska götürür. Böyle bir kimse hac yapmadan malı telef olsa, borç para alıp haccetmesi halinde, İlâhî mağfirete nâil olacağı umulur.

Haccın geciktirilmeden îfâsına, hacla ilgili âyetler delâlet ettiği gibi, şu hadisler de bunu destekler:

“Hac yapmakta acele ediniz. Çünkü sizden biriniz ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez.”

“Bir kimseyi hastalık, açık bir ihtiyaç, bir sıkıntı veya zâlim bir sultan alıkoymaksızın hac yapmazsa; ister yahûdi, isterse hıristiyan olarak ölsün.”

“Kim kendisini Beytullahi’l-Haram’a ulaştıracak kadar azık ve bineğe sahip olduğu halde haccetmemişse onun yahûdi veya hıristiyan olarak ölmesi arasında fark yoktur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Oraya yol bulabilen insanın, Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir.” (Âl-i İmrân: 3/97)

Şâfiîlere ve İmam Muhammed’e göre, hac ömrî (terâh)dir; yani, hac için gerekli şartları taşıyan yükümlü, bunu ilk yılda yapmak zorunda değildir. Ancak bu kimsenin hac veya umreyi, geciktirmeksizin yapması sünnettir. Çünkü tâat sayılan amelleri çabuk yapmak, hayırlı işlerde acele etmek İslâm’ın tavsiye ettiği hususlardandır. Âyette; “Ey mü’minler, hayır işlerine koşunuz, birbirinizle hayırda yarış ediniz.” (Bakara: 2/148) buyrulur.

Umrenin Hükmü:

Farz oluşu hususunda alimler, ihtilafa düşmüşlerdir. İmam Şafii ve İmam Ahmed’e göre umre, hac gibi ömürde bir sefer farzdır. Buna delil olarak da, Kur’an’da “Haccı ve Umreyi Allah için tamamlayın.” Emir şeklinde gelmiş olmasıdır demişlerdir.

Yukarıda zikredilen ayet bizden zahiren haccın şartlarını yerine getirmemizi batinen (görünmeyen yönüyle) de bu vazifeleri yaparken ihlasla sadece bunları allah emrettiği için onun rızası gözetilerek yapılmalı; ticaret, riya ve maddi menfaatlardan uzak durulmalıdır.

Bir hadis-i şerifte: “Haccı ve umreyi peşi peşine yapınız. Bu ikisi körüğün; demir altın ve gümüşün pasını yok ettiği gibi fakirliği ve günahları yok eder.”

Hadisi şerifte öncelikle haccın ifa edilmesini ve ondan hemen sonra yani peşi peşine umrenin yapılması emredilmiştir.

İmam Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre ise, umre yapmak sünnettir. Sünnet olduğuna dair ise şu delilleri zikretmişlerdir. Hz. Peygamberden rivayet edilen meşhur “İslam beş esas üzere bina edilmiştir” hadisinde hac zikredilirken umre zikredilmemiştir. Başka bir hadiste ise “Hac vaciptir, umre ise tatavvu’dur.” Yani sünnettir, buyurdu. Bu ihtilafın sebebi görüldüğü gibi rivayet edilen çeşitli hadislere dayanmaktadır.

Hacca veya umreye gidenler birden fazla umre yapabilirler. Ancak bazıları gece gündüz demeden onlarca defa umre yapmaktadırlar, bu konuda biraz aşırı gitmektedirler. Halbuki daha çok tavaf edilmesi tavsiye edilmiştir, her Mescid’l-Harama’a girişte imkan varsa vakit namaz vakitlerini dışında ise tavaf yapılması sünnettir. Çünkü Kabe’yi selamlama, Kabe’yi tavaf etmedir.

Hacca gidenler mutlaka umre görevini de yerine getirerek dönerler, önemli olan husususun bu görevin şeklen yerine getirilmesi değildir, içerdiği mana önemlidir. Çünkü hem hac ve hem de umrenin vecibeleri, tamamıyla sembolik bir takım fiillerden oluşmaktadır.

Her sembolün bir veya birkaç anlamı vardır. Mekke-i Mükerremede binlerce peygamberin hatıraları, binlerce sahabenin ve evliyanın anıları vardır. Bu bölge tamamen peygamberler iklimiyle kuşatılmıştır. Onun için önemli olanın, peygamber ikliminden feyz alarak, kendi nefsinde gerçek hicreti, gerçek değişimi yaparak dönmektir.

Haccı Geciktirmenin Hükmü

Cenabı Hak, diğer ibadetler gibi, hac görevini de yapmayı, gücü olan müslümanlara farz kıldı. Haccın farziyeti daha önce zikredildiği gibi, Kur’an ve sünnetle sabittir. Hac ömürde, sadece bir kez ve imkanı olan müslümanlara farz kılınmıştır.

Burada belirtildiği gibi her yıl haccetmek bizim üzerimize farz değildir. Haccetmenin belli bir imkan dahilinde olduğu da gerçek bir vaka’dır. Bizim burada değinmek istediğimiz, imkan bulamayanlar değil, bizatihi imkan bulduğu halde haccı geciktirerek bu ibadeti ihmal edenleredir.

İmam Şafii’nin bazı alimleri, haccın fevren (hemen) değilde; terahi (erteleme) şeklinde eda edilmesinin caiz olduğunu belirtmişlerdir. Ancak bunu ömrünün sonuna kadar şartların ve imkanların el verdiği halde istediği zamanlara kadar tehir edilebilir anlamına da gelmez.

Ancak; cumhurun çoğuna göre, gerekli güç ve imkanlar oluştuğunda, kişiye hac ilk yılda farz olur. Buna göre güç ve imkana sahip olduğu halde, hacca gitmeyip erteleyenler günahkar olurlar; zekatı zamanında ödemeyerek bu farzı geciktirmek veya namazın vaktinin sonunda kılınmadığı takdirde nasıl ki, namaz kazaya kalıyorsa farz olduğu ilk yılın vaktinde de, haccetmeyen kimsenin haccı kazaya kalmış oluyor.

Kişi haccetmeden (gücü yettiği halde) ölürse, bu farziyetten dolayı sorumludur ve günahkar olarak ölmüş olur.

Ayrıca Hanbeli mezhebine göre; hac farzını yerine getirmede ihmalkar davranan ve sonunda da, vefat eden birinin bütün mal varlığından, öncelikle bir hac ve umre masrafı çıkarılır denilmiştir.

İşin fıkhi yönlerini görüldüğü gibi alimler açıklamışlardır. İbadetleri yerine getirmede en önemli olan husus, tüm gayret ve imkanları sarf edebilmektir, yoksa yapılan ibadet şekilde kalır, hakikatinden fazlaca da nasiplenmek mümkün olmaz. Günümüzde birçok insanın ibadetlerin genelinde gösterdiği samimiyetsizlik ve gevşeklik örneğini hac ibadetinde de göstermektedir. Haccın müslüman olan bir kişinin hayatındaki anlam ve önemi pek de, dikkate alınmamaktadır.

Hac ibadeti, bazıları için daha çok turistik bir gezi veya bazıları için ise, yaşlıların en son yapması gereken bir iş olarak algılanır. Bazıları için ise gelenek ve görenek kuralları gereği, belli bir yaştan sonra kendisine neden hacca gitmediğinin sorulmaması için veya kendisine hacı denildiğinden dolayı da mutlaka bunu yerine getirmesi zorunlu bir hal alır.

Bazı kimselerin, hac ibadetiyle ilgili birçok saçma sapan fikirler taşıdığını ve ön yargılı davrandıklarını maalesef görmekteyiz! Bunun toplumda örnekleri de azımsanmayacak kadar çoktur. Misal olarak bir kaçını burada zikredelim:

“Ben falan kişi gibi olsa asla hacca gitmem.”

“Ben hacdan dönüşümde dünyadan tamamen el etek çekmem gerekir, onun için şimdi gidemem.”

“Hacca gidip haccın gereklerini şimdi yerine getiremem. Ben daha çok gencim, hem hac şimdilik benim neyime.”

“Hacca gidersem, bana hacı ismini takarlar da, arkadaş ve çevremde alay konusu olurum veya benim geri kafalı olduğum yorumları yapılır.”

“Hac ibadetinin belli bir zamanı yoktur, ömürde bir kez farzdır ve zamanı kişinin isteğine bırakıldığı için, kendim şu anda daha çok gencim, bunu ancak emekliliğimde düşünebilirim.”

“Ben daha oğlumu ve kızımı evlendirememiş, onlara ev bark kuramamışım, onlara mal mülk biriktirmenin, hac farizasından önce geldiğine inanıyorum.”

“Hem ülkemizde bu kadar ekonomik sorunlar varken, bunca dövizi götürüp başka yerlerde harcamanın ne gereği var, bu başka bir anlamda vatanseverliğe de ters düşer.”

“Hem bu kadar parayı oralarda harcamanın ne anlamı var? Sevap mı kazanmak istiyorsun; Memleketimizde binlerce fakir-fukara var onlara ver de kendi ihtiyaçlarını gidersinler, hem bu hac yapmaktan çok daha sevap getirir.”

Buna benzer yüzlerce bahanelerin arkasına sığınılarak, bu ibadet çoğu zaman bilerek ihmal edilmektedir. Şeytanın görevi sürekli olarak müslümanı ibadetten ve Allah’ın emirlerinden alıkoymak için bir sürü vesveseler vermektir. Şeytan, öncelikle insana yapacağı kötülükleri sevdirmeye çalışır, sonra da onlara kötü işleri yapmalarını sağlar. Şayet kul bunları yaparsa, şeytan bununla sevinir, başarısını kutlamaya başlar.

Acaba hac, bu zikrettiklerimizden hangisidir?

Acaba hac, bizim için ne anlam ifade etmektedir? Hacı olmak veya hacı denilmesi bize ne kazandırmaktadır?

Hac ibadeti, gerçek tanımıyla tüm bu anlayışlardan uzaktır. Haccın nasıl anlaşılması gerektiği hususunu her şeyde olduğu gibi, yine en güzel tabirle Kur’an ve sünnet bize açıklamıştır.

Cenabı Hak, ayeti kerimede “Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın.” diye emretmesi, şartlar ve imkanlar oluşmuş ise derhal hac edilmesi anlamına gelmektedir. Buna keyfimizin istediği zamana bırakacağız diye bir anlam da veremeyiz. Bazılarının yukarıda zikrettiğimiz şekilde, haccı anlamaları veya anlamaya çalışmaları, haccın esas anlamını merak ettiklerinden dolayı değildir, öyle anlamak istemeleri, nefis ve zevklerine böyle uygun düştüğünden dolayıdır.

Hz. Ali’nin (r.a.) rivayet ettiği bir hadisi şerifte Resülullah şöyle buyurmuştur: “Kim kendisini Beytullah’a ulaştıracak binek ve azığa malik olup da haccetmezse, (bundan sonra) ister Yahudi ve ister Hıristiyan olarak ölsün (onun için fark etmez)” Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “...Oraya gitmeye imkan bulabilen herkesin Kabe’yi haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde ki bir hakkıdır.” diye buyurmuştur.”

İbn Abbas Peygamber (s.a.s.)’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Allah Resulü (s.a.s.) buyurdu: “İslam’da (gücü yettiği halde) hac yapmamak yoktur.”

Hz. Peygamber, başka bir hadisi şeriflerinde ise “Kim hac farizasını yerine getirmek istiyorsa acele etsin.”

Daha bir çok hadis-i Şerifi, haccın ertelenmemesi ve fevren (hemen) imkan bulduğu an kişiye farz olduğu hususunda, delil göstermek mümkündür.

Haccı hemen yapmanın gereği ile ilgili burada zikredemediğimiz onlarca hadisi şerif vardır. Hadiste hac ibadetini yerini getirmede acele etmemiz istenmiştir. Çünkü, biz bu dünyaya ebedi kalıcılar olarak gelmedik, bize Adem (a.s.)’ın veya Nuh (a.s.)’ın ömrü verilmemiştir. Kimse akıbetinin de ne olacağını bilemez. Hz. Ömer (r.a.)’ın en fazla yaptığı dualarından biri de “Ya Rabb’i sonumuzu İslam’la noktala” biçimindeki duasıdır. Bu da kesinlikle bize, kimsenin kendi sonundan emin olmayacağının mesajını vermektedir.

Yani ölmeden hasenat defteriniz kapanmadan haccınızı yapın, bütün menasikleri yerine getirdiğiniz şekliyle Allah’ın huzuruna varın. Hac demek günahlardan temizlenmektir. Tekrar günahlara dönmemek için verilen bir yemindir, bir sözdür. Ölüm için bir hazırlanmadır.

Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Hac yapmakta acele ediniz. Çünkü sizden biriniz ölümün kendisine ne zaman geleceğini bilmez.”

Hz. Adem (a.s.)’dan günümüze kadar gelmiş ve bu dünyadan göçmüş insanların sayısını bir bilenimiz var mıdır?

Bütün bu insanlar nereye gitti?

Onları bir soranımız var mı?

Bu dünyada hiç ölmeyecekmiş gibi ve ebedi kalacakmış gibi çalışanlar, şimdi Neredereler?

Zevk-ü sefa içinde yaşayıp, küfür ve zulümleriyle nam sananlar,

Peygamberleri ve Allah’a iman etmiş müminleri, testerelerle biçenler,

Peygamberlere tabi olanlara, yaşama hakkını tanımayanlar!

Ya Karunlar, Şeddadlar, Firavunlar, Nemrutlar ve Ebu Cehiller,

Ortak yönleri hep aynı, çünkü davaları aynı idi, Peki bugün bunlar neredeler? Neredesiniz?

Ey Kuffarın elebaşları, sizleri takip edenler, hakka karşı tıpkı, sizin gibi sizin yolunuzdalar ve izinizdeler, sanki söz birliği etmişcesine...

Ya İnsanlık için hep ışık olanlar, nur saçanlar,

Tüm insanların her iki dünyada,

Kurtuluş ve mutluluklarını isteyenler,

Allah için her şeyini fada etmekten çekinmeyen o güzide insanlar,

Nice zulüm ve ihanete maruz kaldılar,

Alemlere rahmet olarak gönderilen, O Nebiyu’l-Muhterem

Ona tabi olan, onun için olan ve onun için ölüme, düğün bayram diye yürüyen insanlar neredeler?

Tüm bunlar ve herkes “Her nefis, mutlaka ölümü tadacaktır” kaidesinin, Allah’ın yer yüzündeki tüm canlılara biçtiği ortak bir kaderdir. Bu ortak kader, ölüm kaderidir. Ne zengin, ne fakir ne zalim, ne mazlum ne çocuk, ne büyük, ne kadın ve ne erkek, ve ne kafir ve nede mümin, hiçbir kimse ölümün pençesinden kaçamaz ve tarih boyunca da kaçamamıştır.

Madem herkes için ölüm haktır, Allah’a varma haktır, mahşer ve hesap haktır, cennet ve cehennem haktır.. O halde, şu kısacık fani hayata ve oyuncak hükmünden öteye değeri olmayan, bu dünyaya bu kadar dalmanın, bir anlamı veya bir başka izahı var mıdır?

Madem dünya evinde, bizler için sadece yol geçen hancı kadar bir konaklama müddeti söz konusu iken, ebedi hayata karşılık bir hiç hükmünde olan bu hayatı, Allah’ın emrettiği şekilde, onun bizden razı olacağı şekilde ibadet ve itaatlerle geçirmemiz bizim için dünya ve dünyadaki her şeyden daha hayırlı değil midir?

Bir düşünelim! Binlerce yıl önce, ölen bir kimse için, bugünkü dünyanın gelişmiş teknolojisi ne anlam taşır? Ona ne fayda sağlar? O bu gelişmenin hangi noktasında bulunmaktadır.

Ya bizler, Allah’a vardığımızda göçüp gittiğimizde, bu dünya, terk ettiğimiz noktada mı kalacak? Bizden sonra olabilecek gelişmeler bize, orada ne sağlayacak? Ya kendimizi harap edip kazandığımız mallar, ihtişamlı okullarda okutup sadece dünyalık yönleriyle ilgilenip büyüttüğümüz, evlatlarımızın bizden sonra bize ne faydaları olacak?

Sevgili peygamber efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır: “Uç şeyden dolayı, ölen kişinin bu dünyadaki defteri kapanmaz, sadaka-i cariye, bırakılan faydalı bir ilim ve salih bir evlattır.”

Allah Teala’nın üzerimize farz kıldığı namazı vaktinde kılarak, orucun hakkını vererek, bize ikram edilen nimetlerde fakir, fukara ve diğer insanların hakkını zamanında ödeyerek zekatımızı vermeliyiz.

Rabb’imizin helal kıldığı nimetlerinden istifade edeceğiz, haram kıldığı şeylerden de, kesinlikle uzak duracağız. İslamın ilkelerini bilerek, haddimizi aşmayacağız, teslimiyette hiçbir zaman; tembelik, atalet ve kaçama yollarına baş vurmadan, istenildiği şekilde Allah’ın rızasına teslim olacağız.

Peki Ya cihadımız ne olacak?

Hesabımız, halimiz,

Haşrımız,dirilişimiz,

Haydi! O zaman,

Oraya...Hacca; Arafat, Müzdelife ve Mina’ya

Gitmeye var mısınız?

Kendimizi yeniden tanımaya,

Ölmeden önce ölmeye,

Rabb’imizle bizi kavuşturacak büyük buluşmaya,

Siyah, beyaz, kırmızı ve sarı demeden,

Tümüyle Allah’ın boyasıyla boyanmış,

Tüm mertebe ve rütbelerin hiçbir değer taşımadığı,

Büyük değişimin,

Büyük hicretin,

Gerçekleştiği güne varmaya,

Var mısınız?

İnsanı merhamet selinde,

Mağfiretler deryasında,

Makbul haccın,

Meşkur sa’yın,

Mağfur Zenbin,

Ticareten len Tebura,

Var mısınız?

O Yevmu’l-Ekbere,

O Haccı’l-Makbula,

Geç kalmadan,

İş işten geçmeden,

Ulaşmaya kavuşmaya var mısınız?

Haydi o zaman kendimizi aramaya ve bulmaya varalım...

Hac Çeşitleri

Hac; farz, vâcip ve sünnet olmak üzere üç kısma ayrılır. Gerekli şartlara sahip olan her müslümana ömründe bir defa hac yapması farzdır. Hac yapmayı adayan kimsenin hac etmesi vâciptir. Yine, başlanmış iken bozulan nâfile bir haccı kazâ etmek de vâciptir. Farz haccı yapmış olan kimsenin, birden fazla yapacağı haclarla, henüz yükümlü olmayan çocuğun yapacağı hac nâfiledir. Umre ise, hac ayları dışında da yapılabilen sünnet bir ibâdettir. Gerek farz, gerek vâcip, sünnet veya nâfile hac üç çeşide ayrılır: İfrad, temettû ve kıran haccı.

Hacca niyet edenler üç şekilde hac farizasından birini yerine getirmek için ihrama girerler. İhrama giren kişi, ya yalnız hac niyetiyle ya da yalnız umre niyetiyle veya hem hac ve hem de umre niyetiyle ihrama girer. Bunlara da, hac çeşitleri denilmiştir. Bu üç çeşit hac ise İfrad, kıran ve temettü haccıdır.

1- Haccı İfrad:

Mikatta ihrama girerken yalnız hac yapmaya niyet edilince, buna ifrad haccı denir. Bu haccı yapana da “müfrid” denir. Bunda, umre yapmaksızın yalnız hac ibâdeti îfâ edilir. Akabe cemresini yapıncaya kadar müfrid hacı ihramda kalır. Akabe cemresinden sonra dilerse kurban keser. Çünkü ifrat haccı yapana kurban kesmek vâcip değildir. Dilerse nâfile olarak keser. Sonra tıraş olur veya saçlarını kısaltır ve ihramdan çıkar.

Bu çeşit hacca niyet eden kimse, mikat mahallinde veya mikat mahalinden önce, tek bir ihramla yalnız hacca niyet eder. Haccı ifrada niyet eden kişi, hac farizasını yerine getirdikten sonra umre yapar. Bu hacca niyet eden, ihram giymeden önce güsleder ve abdest alır.

Temiz bir ihram giyinip, güzel kokuların sürülmesi ve iki rekat namaz kılınması, ihramın sünnetlerindendir. Namazdan sonra da, hacca niyet getirerek “Allah’ım! Ben hacca niyet ettim. Bunu bana kolaylaştır ve kabul eyle” şeklinde der ve ardından da telbiye getirir. Esas olarak niyetin yeri kalptir. Peygamber (s.a.s.) gibi kişi kıbleye yönelerek niyet getirmesi sünnettir.

Bazı alimlere göre ihramın giyilmesinden sonra telbiye getirmek vaciptir demişlerdir. Ancak niyetten sonra telbiye getirmek sünnettir.

Telbiye ise şöyledir:

“Lebeyk Allahumme lebeyk, lebeyke la şerike leke lebeyk, inne’l-Hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk, la şerike lek”

“Buyur Allah’ım buyur! Senin eşin ve ortağın yoktur. Bütün hamd ve nimet senin için ve tüm mülkler senindir. Senin ortağın yoktur.”

Niyet edip, telbiye getiren kişi ihrama girmiş olduğundan ihramın yasakları onun için başlamış demektir. İhrama giren kişi neden ihrama girdiğinin bilincinde olmak zorundadır. Hacı, hal ve hareketlerinde daha titiz davranarak, tartışma, kötü sözler ve davranışlardan kesinlikle kaçınmalıdır. Çünkü hacda işlenen sevabın derecesi gibi, işlenen günahların derecesi de aynı değildir. Haram bölgede yasaklanan şeyler yapıldığında kul gazaba daha çok düçar olur. Halbuki orası rahmet ve mağfiretin yeridir.

Alimler, hangi haccın edasının daha faziletli olduğu hususunda, ihtilaf etmişlerdir. İmam Şafii haccı ifrad, diğer hac çeşitlerinden daha faziletlidir demiştir.

Haccı ifrada niyet eden kişilere, haccı kıran veya haccı temettü için ihrama girenler gibi kurban kesmek vacip değildir. Ayrıca kurban kesmesi ise sünnettir.

2- Haccı Temettü:

Hac aylarında önce umre için ihrama girip, umreyi tamamladıktan sonra, aynı yılın hac aylarında hac için yeniden ihrama girerek yapılan hacca “temettû haccı” denir. Burada umre ve hac ayrı ayrı ihramla îfâ edilmektedir. Bu çeşit haccı yapana “mutemettî” denir. Temettû haccı yapacak olan kimse, mikatta umre niyetiyle ihrama girer. Mekke’ye ulaşınca tavaf ve sa’yeder, tıraş olur veya saçlarını kısaltır. Böylece umreyi tamamlayıp ihramdan çıkar. Normal elbiselerini giyer, ihramlı olmayanlara mubah olan şeylerden yararlanır. Sonra Zilhicce’nin sekizinci günü veya daha önce Mekke’de kaldığı evde ihrama girer, kudüm tavafını yapar, diğer hac amellerini tamamlar. Bir haccın temettû haccı sayılması için, umre ile haccın aynı hac mevsimi içinde yapılması gereklidir. Hac mevsiminden önce umre yapıp, sonra hac mevsiminde hac yapmak, temettû haccı olmadığı gibi, bir yıl umre, sonraki yıl hac yapmakla da temettû meydana gelmez.

Mikatların dışında kalan belde ve ülkelerden gelen hacılar (âfâkîler), uzun süre ihramda kalmamak için, daha çok temettû haccını tercih ederler. Burada umre ile haccı, aynı hac mevsiminde ayrı ihramlarla birlikte yapmaya muvaffak kıldığından, Allah Teâlâ için bir şükür kurbanı kesilir. Bu kurban, Akabe cemresi taşlandıktan sonra, tıraştan veya saçları kısaltmazdan önce, kurban bayramı günlerinden birinde kesilir. Kurban kesmeye gücü yetmeyen kimse, hac sırasında Arefe günü bitmek üzere üç gün, bayram günleri çıktıktan veya kendi beldesine döndükten sonra yedi olmak üzere toplam on gün oruç tutar.

Cenabı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Hac ihramına girinceye kadar umreden faydalanabilen kimseye kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir.” (Bakara: 2/196)

Ayette kastedilen haccın, Mekke’de mukim olmayanların hac aylarında, umre niyetiyle ihrama girip, umre menasikini bitirdikten sonra da, hac için tekrar ihrama girme hususu olduğu konusunda alimler ittifak halindedir.

Hz. İbn Abbas (r.a.)’a temettü haccı hakkında sorulduğunda O şöyle cevap vermiştir:

“Muhacirler, Ensar, Peygamber efendimizin hanımları Veda haccında hacca niyet ettiler. Biz de niyet ettik. Mekke’ye gelince Resulullah şöyle buyurdu:

“Niyetinizi hacla beraber umre için yapınız. Ancak Kurban (hedy) götürmüş ve belirlenmiş olan kimse (böyle yapmasın).”

Kişi, mikat mahallinde veya mikat mahallinden önce, ihramı giyer ve sadece umreye niyet eder ve ”Allah’ım! Ben umre yapmaya niyet ettim. Bunu bana kolaylaştır ve kabul eyle” şeklinde der ve ardından da telbiye getirir. Umre vazifesini yerine getirdikten sonra da, ihramdan çıkar. Arafat’a çıkacağı güne kadar da kendi elbisesiyle durur ve sonra Arafat’a çıkmadan önce, hac için niyet ederek: ”Allah’ım! Ben hac yapmaya niyet ettim. Bunu bana kolaylaştır ve kabul eyle” şeklinde der ve ardından da telbiye getirir.

Temettü haccına niyet eden kimseye mütemettü denir. Kelime anlamından da anlaşılacağı üzere temettü yapan kimse hem umre yaparak onun sevabından faydalanmış olur, hem de umre yaptıktan sonra ihramdan çıkarak ihramın yasaklarından kurtulur. Böylece bazı kolaylıklardan faydalanmış olur.

Temettü hacına niyet eden kimsenin terviye günü, yani zilhiccenin sekizinci günü ihrama girmesi daha faziletlidir denilmiştir..

Temettü haccına niyet edenler, hac ve umreyi ayrı ayrı yaparlar. Yani önce umreyi sonra da hac farizasını yerine getirirler. Temettüye niyet edenler, Kurban bayramının birinci günü, güneş doğduktan sonra, şeytanı taşlayıp, kurbanlarını keserler ve tıraş olup ihramdan çıkarlar.

Temettü hacına niyet edenlere, kurban bayramı günlerinde, kurban kesmeleri vacip olur.

İmam Ahmed ise en faziletli hac şekli, temettü haccı olduğunu söylemiştir.

3- Haccı Kıran:

Aynı hac mevsimi içinde umre yaptıktan sonra ihramdan çıkmadan yapılan hacca, kıran haccı, bu haccı yapana kaarin denir. Kişi, umre ile haccı beraber yapmak üzere ihrama girer; umreyi tamamlar, ihramdan çıkmaz; ihramın gereklerine riâyet ederek hac fiillerine başlar, kudüm tavafını yapar, Arafat’ta durur, bayramın birinci günü Akabe cemresini attıktan sonra kurbanı kesip tıraş olur, ihramdan çıkar.

Temettû ve kıran haccı yapanlara şükür kurbanı kesmek vâciptir. İfrat haccı yapanın böyle yükümlülüğü yoktur; dilerse nâfile kurban kesebilir. Kıran haccı yapan hacı, şükür kurbanı kesemezse, bayramdan önce üç gün, evine döndükten sonra yedi gün olmak üzere on gün oruç tutar. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Güvene kavuştuğunuz zaman hac zamanına kadar umre ile faydalanmak isteyen kimse, kolayına gelen kurbanı keser, kurban bulamayan, üç gün hacda, yedi gün de döndüğünüz zaman olmak üzere tam on gün oruç tutar. Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir.” (Bakara: 2/196)

Temettû veya kıran haccı yapan kimsenin şükür kurbanı kesmeye gücü yetmez ve kurban bayramından önceki üç gün orucu da tutmamış bulunursa, sonra yedi günü de tutması gerekmez. Bunun yerine kurban kesmesi gerekir. Kurban kesemeyecek durumda ise ihramdan çıkar, fakat bu kez, iki kurban lâzım gelir. Birisi temettû veya kıran kurbanı, diğeri kurban kesmeden ihramdan çıktığı için ceza kurbanıdır. Mekke’lilere ve mikat sınırları dâhilinde oturanlara temettû veya kıran haccı yoktur. Onlar, yalnız ifrad haccı yaptıklarından şükür kurbanı kesmeleri gerekmez.

Hac niyeti ile mikat mahallinde veya mikattan önce, hem umre ve hem de hacca tek bir niyet ve tek bir ihrama girmeye kıran haccı denir. Umre ve hacca birlikte şöyle niyet edilir: ”Allah’ım! Ben hac ve umreyi birlikte yapmaya niyet ettim. Bunu bana kolaylaştır ve kabul eyle” şeklinde der ve ardından da umre ve haccın telbiyesini birlikte getirir.

Hanefilere göre haccı kıran yapan kimse, Kabe’yi tavaf eder Safa ve Merve arasında sa’y eder ve daha sonra da, ifrad haccına niyet edenler gibi, hac vazifesini yerine getirir.

Kıran haccına niyet edenler, hem hac ve hem de umreyi birlikte yaparlar. Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan sonra temettü hacına niyet edenler gibi şeytanı taşlarlar ve kurbanlarını keserler, tıraş olup ihramdan çıkarlar. Bu hac şekline niyet edenlere kurban bayramı günlerinde kurban kesmeleri vaciptir.

İmam Ebu Hanife ve İmam Malik, haccı kıran yapmak, diğer hac şekillerinden daha efdaldır demişlerdir.

Haccı temettü ve kırana niyet edenler, kurban kesecek maddi imkanları olmadığı taktirde, Arafe gününe kadar üç gün, ailesine döndükten sonra da yedi gün oruç tutmaları gerekir.

Hac çeşitleriyle ilgili fıkıh kitaplarında daha bir takım açıklama ve izahatlar mevcuttur. Bu üç çeşit hac arasında görüldüğü gibi haccın vazifeleri açısından pek de fark yoktur. Rükün hepsinde rükün ve vacip kurbanın dışında hepsi vaciptir. Menasikler açısından fazla değişmemektedir. Bu şekilde olması da hacca niyet edenlere bir kolaylık ve bir rahmet telaki edilmesi gerekir. Burada ister umreye ister hacca niyet edilsin önemli olanın Kur’an’ın diliyle Allah için bu ibadeti yerine getirip umre ve haccı Allah Teala için tamamlamalıyız.

Allah için tamalanan hacda kavga, cidal ve tartışma hiç olmaz ve olmamalıdır, sükünet ve hareketlilik vardır. Durmak, duraklamak ve yerinde sayma hiç yoktur. Allah için tamamlanmış bir haccın karşılığı, mutlak olarak bağışlanmadır, tevbelerin makbülüdür, ecirlerin en büyüğü olan, Allah’ın rızasını kazanıp cennetine girmeye hak kazanmadır.

Allah’ın rızasını kazanmanın öncelikli şartı ihlaslı olmaktır yani, niyeti halis kılmaktır. Ateşin odunu yaktığı gibi riya ve ihlasın olmadığı amelde heba olmuş demektir.

İbadetlerde hem beden ve hem de ruh birlikte insicam etmesi gerekir, ikisinin insicamıyla ancak ihlas mümkün olur. Bu da ruhun ve bedenin birlikte Allah’a tam teslimiyet içinde olmalarını gerektirir.

Özellikle hac vazifesi yapıldığında bu uyum ve insicam sağlanmamışsa bedenin harcayacağı güç ve takat ve aşırı efor sadece kişiye aşırı yorgunluk ve ibadetten bıtkınlık verir.

Hacca giderken, gönül dünyalarını beraberinde götürmeyenler, maddi gözle görelebilecek şeylerin dışında, manevi hissiyat ve duygulardan uzakta kalmışlar demektir. Gönüllerini oraya götürenler ise, dönüşlerinde bedenlerini geri getirirken, mutlaka gönülleri güllerle kalır, kutsal ve emin beldelerde iskan ederler.

Haccın Faydaları

Haccın insanlara edebi, ictimai, iktisadi ve sosyal ilişkinin artması gibi bir çok önemli hususlar vardır. Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır

“İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler. Ta ki, kendi menfaatlerine şahit olsunlar; Allah’ın onlara rızık olarak verdiği hayvanları belli günlerde kurban ederken O’nun adını ansınlar. Siz de bunlardan yiyin, çaresiz kalmış yoksulu da doyurun. Sonra (kirlerini temizleyip) arınsınlar, adaklarını yerine getirsinler. Kabe’yi tavaf etsinler.” (Hacc: 22/26-29)

Ayette geçen “Faydaları” kelimesinden kasıt alimler bu faydanın hem dini ve hem de dünyevi olduğu görüşündedirler.

Hac, müslümanların problemlerinin konuşulduğu ve çözümün önerildiği, çeşitli kültürlerin, dillerin ve renklerin kaynaştığı, dünya müslümanları birliğinin oluşmasını sağlayıcı bir takım tedbirlerin tartışıldığı, dünyada en kalabalık ve en önemli ve en büyük uluslar arası büyük kongredir.

Kişi hacca hazırlık yapıp, Mekke’ye varıncaya kadar, seyahat esnasında ve gezdiği gördüğü yerlerde bir takım şeyler öğrenirve kendisine yeni ufuklar açar. Bu yolculukta gördüğü bir takım durumlardan ve seyahatin yorgunluğundan dolayı da sabrı ve tahammülü öğrenir.

Dünya ziynetini yani, elbisesini çıkarıp onun yerine, ihram giymesi demek, değişik bir havaya girmesi demektir. Bu değişiklik, onun bedeninin direk olarak havayla temasından dolayı da sağlığını olumlu yönden etkilemiş olur. Tıp doktorları; insanlara açık hava ve güneşten istifade etmelerini tavsiye etmişlerdir. İhramın giyilmesiyle bedenimiz, bu imkandan yararlanma fırsatını bulur. Açık hava ve güneş cildimizin istirahat etmesine ve yeniden canlanmasına vesile olur. Oksijeni daha iyi teneffüs etme imkanına kavuşuruz.

İhramın giyilmesiyle, kişide olumlu bir çok şeyin değişimine sebep olmaktadır. Örneğin; Daha ağır başlı, başkalarına karşı yardım severliği, hoş görülü ve sabırlı, metanetli olmayı, zorluğa karşı fedakarlık yapmayı, yüksek ahlak ve fazileti yakalmaya çalışmayı, salih amellere riayet etmeyi, tevbe ve istiğfarı çoğaltması Rabb’e yalvarış ve yakarışı artırmasını sağlar,

İhram demek, bağımsızlık demektir, dünya elbisesiyle bağımsızlık nasıl olur? İşte hac bize, hür olmayı, özgür olmayı öğretir. Kişiye özgürlüğü, kula kulluktan sadece Allah’a kul olmaya davet eden en büyük değişim, ihrama girilmeyle mümkün olur.

Haccın sayısız faydalarından biri de, iktisadi alanda müslümanların işbirliği içinde karşılıklı ticari faaliyetlerin yapılması, malların tebadülünü (değişimi) gerçekleştirebilirler. D&u